Küresel jeopolitiği etkileyen yeni enerji transfer hatları uzun zamandan beri devletlerin yakın markajında olan ve haliyle uluslararası sisteme de etki eden önemli bir meseleydi. Ancak ABD/İsrail-İran çatışması ve uzayan müzakere süreci bölgesel gerilim ve tansiyonu küresel ölçeğe yayarken çatışmanın “Hürmüz Boğazında” düğümlenen esas kritik noktası da sistem genelinde enerji arzını etkileyerek genel bir kriz sürecini ortaya çıkardı. ABD’nin Pakistan aracılığıyla İran’la olan uzlaşısı İsrail faktörü ve nükleer dosya gibi kritik başlıklara takılınca uzayan ve maliyeti çoğalan bir uluslararası krizi gündeme getirmiştir. Dünya genelinde hissedilen bu kriz, Hürmüz kaynaklı petrol arzının kısıtlanması ile yakından ilgili olup çoğu ülkede gerek reel gerekse de manipülatif anlamda bir “enerji krizi” doğurmuştur. Bu kapsamda Hindistan, Myanmar, Tayland ve Japonya gibi dünyanın farklı coğrafyalarındaki birçok ülkede yakıt kuyrukları ve kavgaları medyaya yansırken hidrokarbon yataklarının %50’den fazlasının bulunduğu Körfez bölgesindeki dinamikleri de değiştirmiş ekonomi, siyaset ve enerji diplomasisi alanlarında “yeniden bir dengelenme (omni-balancing)” durumunu zaruri kılmıştır.
Körfez’de Bölge İçi ve Bölgesel Dinamiklerin Değişimi
ABD’nin Tel Aviv kışkırtıcılığında giriştiği bölgesel yıkım ve Tahran rejimini devirme projesi pratik başarısızlık ve bariz hezimetin ardından çıkmaza giren diplomatik süreçlere kilitlenmiş durumdadır. Tıkanan diplomatik süreçler İran Devrim Muhafızları Ordusunun denetimi altında tuttuğu Hürmüz Boğazının kritik durumuna henüz bir çözüm getirmekten uzak olması nedeniyle bölgesel ve küresel katmalara yeni bir “enerji krizi” sirayet etmiştir. Körfez bölgesi ülkelerince üretimi ve ihracı yapılan petrol kaynağının tek sevk ve ihraç rotası olan Hürmüz’ün kapatılması ve geçişlerin kısıtlanması bir arz problemi üretmiştir. ABD Başkanı Trump’un Hürmüz’le ilgili Tahran rejimine verdiği gözdağı ve savurduğu tehditler pratikte hiçbir değişikliğe yol açmazken aynı süreçte Tahran’ın müttefik olarak addettiği Pakistan, Çin gibi ülkelerin yanı sıra Türkiye gemilerine geçiş izni verdiği gözlenmiştir.
Böyle bir durumda ürettiği ve ihraç anlaşmaları kapsamında sevk etmeye çalıştığı enerji kaynağını eskisi gibi transfer edemeyen ve özellikle Batı piyasalarına tedarikini sağlayamayan geleneksel körfez monarşisi ülkeler derin bir endişe ve güvenlik problemi içerisine düşmüştür. Bahse konu çatışma ve bölgesel savaş durumu nedeniyle Tahran’ın açık hedefi haline gelen körfez ülkeleri topraklarında konuşlu ABD askeri üslerinin, radarlarının ve istihbarat merkezlerinin vurulmasını engelleyemedikleri gibi toplumsal ve siyasal meşruiyetlerinin de sorgulanması gibi ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Ayrıca Abu Dabi, Dubai, Doha gibi aynı zamanda önemli birer küresel finans merkezi olan bu ülkeler yatırımcılar için “cazip model” ve “güvenilir liman” konumları ile turizm açısından yıllar içerisinde inşa edilmiş olan imaj ve albenilerini de kaybetmeye başlamıştır.
Hürmüz’de yaşanan kriz, zincirleme reaksiyon şeklinde çok geçmeden Batı piyasalarını ve global ekonomiyi de etkilemeye başlamış, Brent petrolün varili geçen yılın aynı dönemine göre %67,4 artış göstererek 109, 26 $’a yükselmiştir. Petrol ihraç eden ülkeler örgütünden (OPEC) ayrılan Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) bu hamlesi körfez-içi dengelerde radikal bir kırılma olarak yorumlanırken çok geçmeden BAE’nin yeni bir enerji güzergahı üzerinden petrol ihraç etme gündemine yoğunlaştığı anlaşılmıştır. Özellikle Suudi Arabistan’ın Türkiye ile geliştirdiği savunma alanına yönelik ilişkiler ve Körfez bölgesinin İsrail tarafından bir istikrarsızlık alanı haline getirilmesine yönelik tepkileri BAE’nin dış politika tercihleri ile örtüşmemiştir.
Her ne kadar İran Savaşı ile istikrarını ve geleceğini kaybetmeye başlasa da İbrahim Anlaşmalarını imza ederek Tel Aviv ile savunmadan istihbarata, lojistikten ticarete kadar kapsamlı ilişkiler geliştiren Abu Dabi yıkıcı saldırılarına hedef olduğu Tahran karşısında ABD/İsrail bloğuna yakın durmaktadır. Suudi Arabistan’ın biraz da Katar ile örtüşen pragmatik ve bölgesel güvenliği önceleyen itidalli yaklaşımı önce Yemen’de başlayan sonrasında ise İran Savaşı ile tavan yapan politika ve çıkar farklılıklarını belirginleştirmiştir. Öncelikle çeşitli analistler ve uzmanlar tarafından Riyad’ın geleneksel ve tarihsel rolüne atfen “körfezde bölgesel liderlik rekabet” olarak yorumlanan bu durumun liderlikten daha farklı unsurla etrafında şekillendiği anlaşılmıştır.
İsrail ile mevcut anlaşmalar çerçevesinde Tahran rejimine ve diğer tehditlere karşı kapsamlı bir güvenlik koordinasyonuna yönelen BAE, gerek “2030 Vizyonu” gerekse de İran’daki rejimin dış müdahale ile yıkılmasına yönelik tepkili politikası ile ABD/İsrail bloğunun bölgesel projeksiyonlarına direnç gösteren Riyad’ın aksine diplomatik çözümleri dışlayan agresif bir dış politikaya yoğunlaşmıştır. BAE’nin böyle bir tutumu benimsemesinin altında ise Tahran rejiminin saldırıları karşısında Washington’un güvenlik şemsiyesinin zafiyete uğramasını ve ulusal güvenlik alanındaki kırılganlığını bariz bir biçimde tahlil etmesi yatmaktadır. Benzer bir dış politika bilincinin kısmen Bahreyn’de var olduğu ileri sürülebilir.
Abrahamik projeksiyonların ve Evanjelizm-Siyonizm ittifakının Ortadoğu’da İran Savaşı ile kurmayı amaçladığı yeni düzen ve güvenlik mimarisi körfez alt-bölgesini ve/veya sistemini kaçınılmaz bir şekilde etkileyerek ifade ettiğimiz üzere yeniden bir dengelenme süreci doğurmuştur. Yıllar önce özellikle “Arap Devrimleri” kapsamında İsrail’in “peşine takılan (bandwa-going on)” ve “İran-Katar-Türkiye” bloğunu hasım olarak konumlandıran ya da “Katar Krizine” alan açan ablukayı uygulamaya koyan Sünni, pragmatist, geleneksel Arap monarşileri bugün radikal bir dönüşümle farklı kutuplara savrulmakta, enerjiden güvenliğe, istihbarattan diplomasiye yeni pozisyonlar almaktadır. Üstelik tüm bunlar ürettikleri ve yaklaşık yüzyıl önce Washington direktifiyle Batı piyasalarına kesintisiz, sabit fiyatlarla akışını taahhüt ettikleri enerji kaynaklarının arzında bunalım yaşadıkları ve bu bunalımın neredeyse global bir krize dönüştüğü çatışma atmosferi ile istikrarsızlık zemininde cereyan etmektedir.
Körfez bölgesi yıllar içerisinde Ortadoğu coğrafyasında vuku bulan pek çok savaş, istikrarsızlık ve kriz süreçlerinin yakından etkilediği ve güvenlik mimarisi bu gelişmeler ekseninde şekillenen ama en çok Batılı aktörlerin müdahaleleri ve alt-yapı tedarikleriyle ilerleyen bir niteliğe sahip olagelmiştir. İran-Irak Savaşı (1980-88), 1.Körfez Savaşı (1991) ve 2. Körfez Savaşı (2003), Suriye Krizi/İç Savaşı, Filistin (Gazze) de yıllardır devam eden savaş ve soykırım vb. gibi gelişmeler körfez bölgesini “bölgesel yangınlara” karşı sürekli tedbirli olmak durumunda bırakmıştır. Özellikle 1980 ve sonrasında İran’daki rejimin değişmesiyle körfez monarşileri Batılı aktörler tarafından tek ve baş düşmanlarının İran olduğu konusunda yoğun bir propaganda ve empozeye maruz kalmış, bölgesel sistemin asıl yıkıcısı ne yazık ki unutturulmuştur.
Son Söz
Komplo teorilerinin eskiden beri rağbet görmek ve sık alkışlanmak gibi bir huyu vardır. Nitekim dijital teknolojinin baş döndürücü hızla toplumsal ve siyasal kurumları sarstığı günümüzde ve “hakikat-sonrası çağ (post-truth)” gerçeğinde asıl, saf, rafine edilmiş bilgi gerçekten büyük önem taşıyor. Ancak Ortadoğu’daki çatışmaların tetiklediği ve İran Savaşı nedeniyle dünya petrolünün yaklaşık %20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazının Devrim Muhafızları tarafından kıskaca alınmasının büyük bir krizi ortaya çıkardığı da tartışılmaz bir gerçek.
Küresel enerji dengelerinin bozulması piyasa dengelerini bozarak maliyetlerin artmasına ve tüm dünyada enerji krizinin yaşanmasına yol açmıştır. Hâl böyleyken petrol üreticisi körfez ülkelerindeki “stratejik ayrışma” ve dış politika gündemlerindeki farklılık daha da belirgin bir hâl alarak Körfez-içi dengelerin sarsılmasına neden olmuştur. Körfez bölgesinin tarihsel majör aktörü olarak konumlanan Riyad ile Abu Dabi arasındaki rekabet ve çatışma; bölgenin enerji, savunma ve diplomasi kulvarındaki gelişmelerin yönünü farklı kutuplar ve bloklar oluşturarak etkilemeye devam edecektir.
Dr. Mehmet Babacan/TİMETÜRK