Bu ülkenin refleksi nettir:
Kınamaz.
Hesap sormaz.
Pozisyon almaz.
En fazla “itidal çağrısı” yapar.
Çünkü bu topraklarda itidal, adaletin; sessizlik, iradenin; tepkisizlik ise devlet aklının yerini çoktan almıştır. “Canım ülkem” dediğimiz şey, artık her krizde sesini alçaltarak var olmayı marifet sayan bir diplomasi ezberine sıkışmıştır.
Ne mutlu (!) ki mevcut liderin yerine geçebilecek daha iyi, daha ehil, daha güven veren bir alternatif yoktur. En azından bize söylenen budur. Hükümetin konforu da tam olarak bu alternatifsizliktir. Toplumuyla birlikte varlığını zehirliyor olsa bile hâlâ hükmedebilmesinin sebebi de budur.
Zira iktidar çoğu zaman başarıyla değil, mecburiyetle ayakta kalır.
ABD'nin sömürü düzenine kim aykırıysa, Venezuela örneğinde olduğu gibi, kaderi bellidir.
Ya 30 dakikada,
ya 30 günde,
ya da 30 ayda
mutlaka taklaya getirilir.
Yöntem değişir, sonuç değişmez.
Şimdi kendimize dürüst bir soru soralım:
Otuz yıl boyunca bir ülkeyi yöneten, iktidarını sürdüren bir liderden razılarsa, onu gerçekten değiştirirler mi? Yoksa “demokrasi”, sadece uygun coğrafyalarda kullanılan bir kelime midir?
Buradan romantiklere seslenmek isterim.
Devletin bekâsı dediğiniz şey, gerçekten Allah'ın rızasında mı durur?
Yoksa güç dengelerinin, petrol anlaşmalarının, silah kontratlarının ve büyük masaların gölgesinde mi şekillenir?
Cevap çok mu zor?
Elbette ki büyük şeytanın rızasında.
Boşuna söylenmedi o meşhur cümle:
“Şeytanla el sıkışmadan iktidar olunmaz.”
Bugün hâlâ buna itiraz eden varsa, dünya siyasetini masal kitaplarından okuyor demektir.
Son bir soru daha bırakalım buraya:
Rusya'nın Maduro'sunu indiren ABD,
Zelenski'yi gerçekten hediye eder mi?
Yoksa her lider, günü geldiğinde yalnızca kullanım süresi dolmuş bir aparat mıdır?
Cevabı biliyoruz.
Ama yine de itidal çağrısı yapmaya devam edeceğiz.
Çünkü bu ülkede en güvenli refleks, hiçbir şey olmamış gibi davranmaktır.
İsmail Yurdseven \ Timeturk