Devletlerin en büyük sıkıntısı çeşitli nedenlerden dolayı verdikleri - aldıkları göçlerdir. Gerekçesi, gereksinimi, ihtiyacı hülasa adına ne derseniz deyin değişik nedenlerden dolayı bir ilden diğer bir ile yapılanlara “iç göç”, devletlerden devletlere yapılanlara da “dış göç” adları verilmiş olsa da bunun arka planındaki nedenlerin ortadan kaldırılması konusunda hiç kimse üzerine düşeni yapmıyor veya yapmak istemiyor, taşın altına da elini koymuyor.
Çeşitli devletlere ya da büyükşehirlere yapılan göçlerden dolayı ülke ve il nüfuslarında ciddi manada düşüşler oluyor ve demografik yapımız bozuluyor, gelenek – görenek – örf – âdet ve yereldeki kültürlerin yaşanması / yaşatılması konusunda sıkıntılarla yüzleşmiş oluyor, özünüzü / öz benliğinizi - kimliğinizi kaybediyorsunuz. Kimlik bunalımı, bocalama ve iki arada bir derede kalarak yaşamanın en büyük sebebi işte değişik adlar ve sebepler altında yapılan göçlerden kaynaklanıyor, kaynaklanmaktadır.
Yabancı devletlere yapılan göçler konusunda az sayıda hemşehrimiz güzel ilimiz Rize’mizi terk etmiş olsa bile başta büyükşehirlerimiz olmak üzere iç göçler konusunda neredeyse ilimiz kendi kaderiyle baş başa bırakılmış, on binlerle anılan ilçelerimizin nüfusları neredeyse binli rakamlara kadar düşmüş ve bunun sonucunda da kültürlerin yaşanmaması ve tarım konusundaki eksikliklerin zirve yapması gibi olumsuzluklarla karşılaşılmıştır.
Rize ve etrafını çevreleyen diğer illerin iç göçe maruz kalmasından dolayı çay ve fındık tarlalarının atıl bırakılarak üretimin düşmesi, üreticilerin özel sektöre mahkûm edilmesi ve ürünlerinin paralarını zamanında tahsil edememeleri, FİSKOBİRLİK – ÇAYKUR gibi “tam” ya da “yarım” destekli devlet kuruluşlarının kaderleriyle baş başa bırakılması – zarar ettirilmesi ya da “özelleştirme” adı altında başkalarına peşkeş çektirilmek istenmesi konularında devamlı olarak yöre insanları ya kahvehane muhabbetlerinde ya siyasi ortamlarda ya da farklı platformlarda şikayet ve serzenişlerini dile getiriyorlar.
Söz konusu Rize ve sorunları olduğu zaman bu konunun muhatabı olan – olması gereken siyasilere çözüm önerilerinizi ilettiğiniz zaman bunların ağızlarından çıt çıkmıyor ve neredeyse dut yemiş bülbüle dönüyorlar. Eğer ortada bir sıkıntı varsa buna çözüm bulacak olan da başta siyasiler ve işin ucu kendine değen yöre insanları yani hemşehrilerimizdir. Kendi yörenizi kendinizden başkası tanıyamaz, yaptıklarınızı – yapacaklarınızı bilemez adeta “damdan düşenin halinden damdan düşen anlar” misali bizler de acizane iç göçleri durdurmak, tersine göçü teşvik etmek ve yöremizi kalkındırmak adına bazı tekliflerimizi sizlerle paylaşmaya çalışacağız;
1 – Rize halkı çay tarımı ile geçimini sağlamakta ve buna bağlı olarak yılın yarısını (eskiden dört aya şimdi altı aya çıkartılan) başta ÇAYKUR fabrikaları olmak üzere özel sektör çay fabrikalarında çalışarak geçirmektedir. (Asgari ücret ya da bir tık üzerinde maaş veren özel sektör fabrikalarında çalışanlar emin olunuz ki sadece sosyal güvenceleri / sigortaları olsun diye buraların kahrını çekmektedir.) Hayatının tamamını çaya entegre eden yöre halkı sadece “içecek” olarak kullanılan çaydan faydalanabilmekte ve dolayısıyla bu ürünü gerçek manada “yeşil altın” a çevirememektedir.
Çayı “tarım ürünü” olmaktan kurtarıp “sanayi ürünü” haline getirebilir ve bu “yeşil altın” ı alternatif ürün olarak da kullanabilir, çaydan değişik ürünler de elde edebiliriz. Çay çöpünden sıkıştırılarak elde edilecek olan “sunta”, linyit kömürünün ısı değerine yakın olduğu ifade edilen katı atık olarak “yakacak”, çay çiçeği ve taze yapraklarından “kolonya” ve son zamanlarda moda haline gelen soğuk çay çeşitleri ve beyaz – yeşil çay gibi alternatif ürünler üretildi ama yeterli olmadı. Hem bu ürünleri daha çok üretebilmek ve hem de çayın öz suyu olan ve kuru çay üretim aşamalarında preslerden çıkan yeşil (sonrasında da kahverengi ve siyaha dönen) renkli sıvısını “boya” olarak da kullanabiliriz. Bunu gerçekleştirdiğimiz zaman çayla ilgili çalışma süresini 4 – 6 aydan çıkartıp yıla yayar, çayı sürekli ekonomik döngüsü olan bir ürün haline getirir, işsizlik ve göçü kısmen de olsa önleyebiliriz.
2 – Bizim topraklarımız, çok verimli ve bereketli topraklardır. Bu topraklarda dayanıklı – uzun ömürlü tarım ürünleri üretilmekle beraber son 30 yıldır tropikal bir meyve olan ama saklama koşullarından dolayı dayanıklı olmayan “kivi tarımı” na da önem verilmiş ve bu üründen de beklenilen sonuçlar elde edilememiştir. Yöremizde ekilebilecek – yetiştirilebilecek olan tropikal ya da diğer meyve ve sebzelerin alternatif çeşitliliğini arttırmak ve iç pazarda bu ürünleri tüketicilerin beğenisine / kullanımına sunmak lazım. Bunun için de engebeli olmayan, tropikal ürünlerin rahat üretilebileceği araziler rehabilite edilmeli ve bunların alt yapısı da hazırlanmalıdır.
3 – İlimizde “çok hızlı yetişen” ama rutubetli bölge olduğu için de dayanıklı olmayan – çabuk çürüyen bir ağaç türümüz var. Halk arasında “kızılağaç” olarak bilinen bu ağaç hemen hemen her yerde kendiliğinden yetişmekte ama rutubet karşısında “odun” kadar bile değeri olamamakta ve çabuk çürümektedir. Bu ağaçları rutubetten uzak yaylalara getirdiğiniz zaman bunlar çok çabuk kurumakta, sertleşmekte ve adeta bunlara çivi bile çakılamamaktadır. Bunları yetiştirip bir zaman sonra ebatlı bir şekilde kesip ülkemizde rutubet olmayan yerlerde “orman ürünleri” sanayisine kazandırmak ve bununla “orman köylüleri” adı altında yeni bir istihdam alanı açabiliriz.
Kızılağaçtan başka yörede yetişen kestane ve gürgen ağaçları da mevcut bulunmaktadır. Bu ağaçlar hem yapı itibariyle sert ve hem de uzun ömürlüdürler. Başta mobilya sektörü olmak üzere kürek – kazma ve çapa sapı olarak oldukça dayanıklı olan gürgen ağaçları ile rutubete dayanıklılığıyla bilinen kestane ağacı da çatı yapımında bile kullanılmaktadır. Ayrıca kestane ağacındaki çiçeklerden elde edilen ve “Anzer balı” ndan sonra çok değerli bir bal olarak bilinen kestane balı da oldukça pahalı ve şifalı bir baldır. Kestane ağaçlarının yetiştirilmesinden sadece kestane balı elde edilse de bu bile başlı başına hem arıcılık sektörünü diri tutar ve hem de dikilecek olan “köklü” ağaçlar sayesinde toprak kayması – erozyonu da önlemiş oluruz. Ağacı ve yeşili seven yöre insanı emin olunuz ki bu işlere çok hızlı bir şekilde entegre olacak ve iç göçü böylelikle kısmen de olsa önlemiş olacağız.
4 – Rize ili diğer illerimiz gibi nehirleriyle meşhurdur. Bu nehirler boyunca dere – taşkın ve su yataklarını engellemeyecek / bozmayacak şekilde organize – yarı organize veya özel endüstri bölgeleri oluşturularak yılın 12 ayında çalışacak fabrika ve sanayi tesisleri imar ve inşa edilebilir. Etrafımızdaki komşu devletlere satılabilecek inşaat – sanayi – gıda ve tarım alanlarıyla ilgili her türlü ürünün imal ve depolaması yapılacak şekliyle buralarda yeni istihdam alanları oluşturulabilir. Bu konuda Rize – İkizdere ve Kalkandere ilçelerinde yapılan sanayi siteleri ve Rize – İyidere’de yapımı devam eden lojistik üssünü birbiriyle entegre hâle getirebilir, her türlü taşımacılığı kara – hava ve deniz yollarıyla da yapabilirsiniz.
5 – “Yap – işlet – devret modeli” yle kamu arazileri üzerinde yapılacak ticari işletmelerle yöre turizmini kalkındıracak, yöremizle müsemma olan Kaçkar Dağları’ndaki turlar, derelerdeki raftingler, doğa turizmi, çay hasat zamanlarında düzenlenecek tarımsal geziler ile yöresel dizilerin çevrildiği film platolarının olduğu yerlere düzenlenecek kültürel geziler ve bunlara benzer faaliyetler ilimizin makus talihini değiştirebilir. Çay tarımının dışında kalan ekim ve nisan ayları arasındaki neredeyse 7 aylık süreç içerisinde bırakınız ilçeleri Rize – Merkez’de bile in cin top oynuyor, yöre halkı ve esnafı bu acı kaderi de hak etmiyor.
6 – Türkiye’nin önde gelen müteahhitlerinin ilimizden çıktığı ve bunların da topyekûn bir şekilde “Laz Müteahhitler” olarak anıldığı bir gerçek iken ilimizdeki inşaat sektörünün geldiği içler acısı durumu gördükçe içten içe kahrediyorum. İstanbul – Esenyurt’a şapka çıkartacak derecede dikilen gökdelenler güzel şehrimizin silüetini bozmaktadır, buna bir son verilmesi lazım. Rize şehir merkezi çok eski ve varoş diyebileceğimiz mahallelerle donatılmış olsa da artık bu acı kaderle yüzleşmek zorunda değiliz. Şehrimizi Rize’ye ve Rizelilere yakışır bir şekilde “kentsel dönüşüm” e sokarak yatay mimari inşa edilmesi ve yaşanabilir bir Rize haline getirilmesi gerekir. İşte bu görev; Anadolu’nun hatta dünyanın dört bir tarafına yayılan Rizeli Laz müteahhitlere düşmektedir. Rize’de yapılacak projelerle birlikte; hem şehrin makus talihi değişip yöreye has yaşanabilir bir şehir inşa edilebilir, hem şehir merkezi ve ilçelerdeki istihdam sorunu kısmen de olsa ortadan kalkar ve hem de inşaat sektöründe çalışan hemşehrilerimiz büyükşehirlere göç etmek zorunda kalmaz. Bu o kadar da zor değil!...
7 – Otomotiv, silah ve savunma sanayi gibi alanlarda yapılacak büyük tesisler, yedek parça üretilecek yerler Rize’nin değişik yerlerinde imar ve inşa edilebilir, yılın 12 ayında buralarda istihdam sağlanabilir. Silaha merakı - üretimi konusunda da el yatkınlığı / zanaatkarlığı olan ve hiçbir zamanda bundan kopmayan Rizeliler yapılacak tesislerde istihdam edilebilir. Böylelikle otomotiv sanayinin yoğun olduğu İzmit ve Bursa illeriyle, savunma sanayinin odaklandığı Ankara ve Kırıkkale illerinde yapılacak göçü de önlemiş olursunuz.
8 – Yöresel hayvancılık, et ve süt ürünlerinin üretilmesi, yaylacılığın geliştirilmesi konularında tarım ve gıda ağırlıklı teşviklerin verilmesi gerekir. Böylelikle hem iç göçü engellemiş ve hem de sahipsiz bırakılan köy ve yaylaları da şenlendirmiş olursunuz. Yayla kültürü denilince akla gelen illerimizin başında yer alan Rize’deki yaylalarımız neredeyse unutulmaya yüz tutmuş durumda. Ayder, Anzer, Ovit, Polovit yaylalarıyla onları çevreleyen diğer yaylalara baktığımız zaman ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılmış olacaktır.
Ben kendi yöremin – ilimin sıkıntılarından, göçlerin durdurulması konusundaki teklif ve çözüm önerilerimden bahsetmeye çalıştım. Hem kendi yörem ve hem de cennet vatanımızın değişik yöreleriyle ilgili farklı teklif ve çözüm önerileri olan varsa onları da hep birlikte dile getirelim, el birliğiyle vatanımızı kalkındıralım, göçlerimizi durduralım, “taş, yerinde ağırdır!” misali herkes öz yurdunda – yöresinde mutlu ve mesut olsun. Böylelikle büyükşehirlerin sırtındaki yükler – kamburlar kaldırılmış olur. Ne dersiniz çok kolay değil mi?!...
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK