$

Dolar

45,9076

Euro

53,4558

£

Sterlin

61,9984

Frank

58,6728

Gram Altın

6.756,3300

Bitcoin

3.544.119

$

Dolar

45,9076

Euro

53,4558

£

Sterlin

61,9984

Frank

58,6728

Gram Altın

6.756,3300

Bitcoin

3.544.119

Makale 26.05.2026 7 dk okuma

"Eğri oturup doğru konuşamazsınız"

Paylaş:

Evet…

Eğri oturup doğru konuşulmaz…

Çünkü insanın bedeni bile hakikati taşımak için bir nizama ihtiyaç duyar. Omurgan eğriyse nefesin bozulur, nefesin bozulursa sesin titrer, sesin titrerse kelamın yamulur.

Demek ki mesele sadece “doğru söz” değil; doğru duruş, doğru ahlak, doğru vicdandır.

Bugün Türkiye’nin siyasetinde eksik olan da tam budur.

Biz yıllardır siyaseti hizmet yarışı olmaktan çıkarıp kale savaşına çevirdik.

Her gelen, devleti kendi mülkü zannetti.

Her giden, yerine gelenin intikam alacağını düşündü.

Çünkü bu memlekette iktidarlar değişti ama rövanşist siyaset hiç değişmedi.

Acıdır ama gerçek budur.

Bugün CHP içerisinde yaşanan “Mutlak Butlan” tartışmaları da aslında bu yüz yıllık hastalığın yeni bir tezahürüdür. Hukuki süreç ayrı mesele, siyasi hesaplaşma ayrı mesele… Kimse bize bu işin tamamen hukuk sınırlarında yürüdüğünü anlatmasın. Türkiye’de siyaset ile yargının birbirine temas etmediğini iddia etmek, yağmur altında ıslanmadığını söylemeye benzer.

Ama mesele sadece bugün değil…

Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren bu ülkede siyaset hep “tasfiye” üzerinden yürüdü.

Mustafa Kemal Atatürk daha hayattayken bile çevresindeki kadrolar arasında iktidar mücadeleleri başlamıştı. Vefatının ardından ise İsmet İnönü döneminde yeni bir devlet dili inşa edildi.

“Atatürk’ün silah arkadaşı” olarak anılan kadroların önemli kısmı zamanla sistem dışına itildi. Kazım Karabekir’den Rauf Orbay’a kadar birçok isim uzun yıllar siyasetin kıyısında tutuldu. Hatta Atatürk’ün bazı söylemleri ve ekonomik tercihleri bile sonraki dönemde sessizce törpülendi. Bir dönem “Milli Şef” anlayışıyla devlet ile parti neredeyse aynı yapıya dönüştü.

Sonra Demokrat Parti geldi.

Bu kez yıllarca tek parti döneminden bunalmış Anadolu insanı devletle hesaplaşmaya başladı. Adnan Menderes’in yükselişi biraz da CHP’ye karşı bir toplumsal rövanştı. Ancak ne oldu?

Bu defa da Demokrat Parti, devlet kadrolarında kendi hakimiyetini kurmaya yöneldi. Gerilim büyüdü, kutuplaşma arttı ve neticede 27 Mayıs darbesi geldi. Dün mağdur olanlar bu kez mağrur olmakla suçlandı.

Ardından Süleyman Demirel yılları…

Her darbe sonrası yeniden kurulan siyasi denklemler…

12 Mart…

12 Eylül…

Bülent Ecevit’in yükselişi…

Turgut Özal’ın eski devlet anlayışını tasfiye eden liberal hamleleri…

Necmettin Erbakan’a karşı kurulan 28 Şubat düzeni…

Refah Partisi’nin kapatılması…

“Bin yıl sürecek” denilen vesayet aklı…

Sonra ne oldu?

Dün “mağduriyet” siyaseti yapanlar iktidara geldi.

Bu kez AK Parti dönemi başladı.

Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları yıllarca vesayet düzeninden şikayet etti. Haklı oldukları çok yer vardı. Başörtüsü yasakları, katsayı zulmü, bürokratik ideolojik tahakküm bu milletin hafızasında hâlâ tazedir.

Ama zaman geçti…

Bu kez devletin bütün kalelerini ele geçirme arzusu başka bir biçimde ortaya çıktı.

Bir dönem “biz ötekileştirildik” diyenler, zamanla kendi mahallesinin dışında kalanları sistemin dışına itmekle eleştirildi. Çünkü Türkiye’de siyaset maalesef iktidarı paylaşmayı değil, tamamen ele geçirmeyi hedefliyor.

İşte bugün CHP’de yaşanan kriz de aynı geleneğin devamıdır.

Bir tarafta Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu çizgisi…

Diğer tarafta Kemal Kılıçdaroğlu’nun sessiz ama hesaplı bekleyişi…

Açık konuşalım:

Ben ne Özgür Özel’in ne de Ekrem İmamoğlu’nun Türkiye’yi taşıyabilecek siyasi derinlik ve devlet kapasitesine sahip olduğunu düşünmüyorum.

Ama aynı şekilde Kemal Kılıçdaroğlu’nun da yaşanan süreç karşısındaki tavrını tamamen “masum demokratik refleks” diye okumak saflık olur.

Çünkü mesele artık fikir meselesi değil; kale meselesi…

Herkes kendi çevresini, kendi belediyelerini, kendi medya düzenini, kendi kadrolarını koruma derdinde.

Türkiye’de siyaset, millete hizmet etmekten çok “ganimet alanı” yönetimine dönüşüyor.

Dün SHP ile CHP’nin yolları ayrılmıştı.

Bugün de benzer bir kırılmanın CHP ile Ekrem İmamoğlu merkezli yeni bir siyasi oluşum arasında yaşanması artık ihtimal olmaktan çıkıyor. Siyasetin dili, kadroların çatışması ve belediye merkezli güç savaşı bunu açıkça gösteriyor.

Çünkü Türkiye’de partiler fikirlerden çok lider ekseninde şekilleniyor. Lider güç kaybedince parti bölünüyor. Yeni bir tabela, yeni bir slogan, yeni bir mağduriyet hikayesi ortaya çıkıyor.

Ama değişmeyen tek şey var:

Bu milletin yorgunluğu…

Millet artık rövanş istemiyor.

İntikam siyaseti istemiyor.

“Senin adamın-benim adamım” kavgasından bıktı.

İnsanlar huzur istiyor.

Adalet istiyor.

Kendi gibi düşünmeyenin de yaşayabildiği bir memleket istiyor.

Çünkü gerçek demokrasi; seçim kazanınca bütün kaleleri ele geçirmek değil, senden olmayanın da hakkını koruyabilmektir.

Şurayı yazının en can alıcı yerlerinden birine özellikle monte etmek gerekir:

“Bir de madalyonun millete bakan tarafı var…”

Çünkü siyasetçi bu ülkede sadece kendi hırsıyla büyümüyor.

Toplumun zaaflarından da besleniyor.

Halk;

Kendi hırsızını, kendi arsızını, kendi hukuksuzunu ölümüne savunuyor.

Karşı mahallenin en küçük hatasını büyüteçle incelerken; kendi tarafının en büyük rezaletine bile kılıf arıyor.

Çünkü artık insanlar hakikati değil tarafını savunuyor.

Siyasetçi de bunun farkında…

Biliyor ki;

Yeterince kutuplaştırırsa,

Yeterince korku üretirse,

Yeterince “öteki” gösterirse;

Kendi kitlesi onu sorgulamaz hale geliyor.

Adamın belediyesi yolsuzlukla anılıyor;

“Bizimkiler çalıyor ama çalışıyor…” deniliyor.

Ötekinin en küçük hatasında ise ahlak nutukları atılıyor.

Bir başkası kendi partisine yapılan hukuksuzluğu görünce demokrasi havarisi kesiliyor; aynı hukuksuzluk yıllar önce başkasına yapılırken alkış tutmuş olduğu unutuluyor.

İşte siyasetçinin en büyük gücü burada başlıyor.

Çünkü halkın önemli bir kısmı artık adaleti değil aidiyeti savunuyor.

Doğruyu değil kendi mahallesini koruyor.

Hal böyle olunca da siyasetçi neden değişsin?

Kendi yanlışını savunan milyonları bulan bir siyasetçi niçin özeleştiri yapsın?

Türkiye’nin asıl meselesi tam da budur:

Siyasetin dili zehirli ama o dili besleyen toplumsal körlük daha da tehlikeli…

Bugün bir partinin taraftarı, dün karşı çıktığı bütün yanlışları kendi mahallesi yapınca savunabiliyor.

Çünkü mesele artık ilke değil; “bizim çocuklar” meselesi…

İşte bu yüzden Türkiye’de iktidarlar değişiyor ama siyaset değişmiyor.

Aktörler değişiyor ama yöntemler aynı kalıyor.

Sadece sloganlar yenileniyor…

Doğru konuşmak istiyorsak önce doğru oturmayı öğreneceğiz.

Yani; devletin koltuğuna intikam duygusuyla değil emanet ahlakıyla oturmayı…

Yoksa isimler değişir, partiler değişir, sloganlar değişir ama bu memleket aynı siyasi girdabın içinde dönüp durur.

Hakkı Balcı/TİMETÜRK

 

Etiketler:
Hakkı Balcı
Hakkı Balcı

Köşe Yazarı