Küresel ölçekte trilyonlarca dolarlık varlığı yöneten finansal aktörlerin ülkemize ilgisi, ilk bakışta ekonomik fırsat gibi görünebilir. Ancak bu ilgiyi yalnızca yatırım başlığı altında değerlendirmek, meseleyi eksik okumak olur.
Çünkü ekonomik ilişkiler, yalnızca ticari kazançtan ibaret değildir. Büyük finans yapıları, çoğu zaman ekonomik iş birliklerinin ötesine geçen bir güç alanına sahiptir. Yatırım kavramı, salt ekonomik bir araç değil; aynı zamanda ülkelerin stratejik dengelerini etkileyen bir güç ilişkisidir.
Marksist teoriye bu noktada katılmamak mümkün değil. Tarihin her döneminde, ister ortaçağda feodal beyler, ister modern çağda kapitalist sahipler, üretimi ve finansı elinde tutan aktörler toplumsal ve siyasal ilişkileri de kontrol etmiştir. Günümüzde kapitalizmin sahiplerinin Siyonist yapıların yanında durması veya onlara alan açması, kimin ve ne kadar işine yarar? İşte bu, tartışılması gereken kritik bir sorudur.
Elbette yabancı yatırım; büyüme, istihdam ve finansal hareketlilik açısından katkı sağlayabilir. Ancak asıl belirleyici olan, bu sürecin hangi şartlar altında yürütüldüğü ve uzun vadede hangi etkileri doğuracağıdır.
Her yatırım bir denge getirir. Bu denge bazen karşılıklı fayda üretirken, bazen de uzun vadede bağımlılık riskini doğurabilir. Kurulan ilişkiler, ülkenin kendi iradesini güçlendiren bir zemin mi sağlıyor, yoksa karar mekanizmalarını dış etkilere açık hâle mi getiriyor?
Küresel finans aktörlerinin farklı coğrafyalarda farklı etkiler oluşturduğu bilinen bir gerçektir. Bu nedenle mesele yalnızca varlıklarının büyüklüğü değil; onlarla kurulan ilişkinin niteliğidir.
Doğru yönetildiğinde ekonomik iş birlikleri fırsata dönüşebilir. Ancak gerekli hassasiyet gösterilmediğinde, stratejik kırılganlıklar da kaçınılmazdır. Bugün atılan adımların, yarının iradesini şekillendirebileceği unutulmamalıdır.
Sonuç olarak mesele, bir yatırımın gelip gelmemesi değil; o yatırımın hangi şartlarla kabul edildiği ve kimin lehine sonuçlar doğurduğudur.
Hatice Kübra Özbirinci/TİMETÜRK