Dolar

44,8424

Euro

52,8897

Altın

6.913,38

Bist

14.201,05

Modern çağın tasarımı: Anomali insanlar

2 Saat Önce Güncellendi

2026-04-17 00:14:09

Hatice Kübra Özbirinci

Artık mesele reform değil; radikal bir dönüşüm meselesidir.

Dualizmin parçaladığı insan, ithal sistemlerin ürettiği yabancılaşma ve çözülmenin eşiğinde bir toplum…

Bazı dönemlerde susmak, tarafsızlık değil; doğrudan çürümenin parçası olmaktır.

Bugün tam da böyle bir eşikteyiz.

Artık mesele, sistemin aksayan yönlerini düzeltmek değil; sistemin kendisini sorgulamaktır. Çünkü karşımızda duran şey basit bir kurumsal kriz değil, insan tasavvurunun çöküşüdür.

Modern sistem, insanı merkeze aldığını iddia eder; fakat gerçekte onu parçalar.

Dualist bir zihinle çalışır:

Akıl–kalp ayrılır, dünya–ahiret ayrılır, birey–toplum ayrılır.

Bu parçalanma, yalnızca teorik bir ayrım değildir; doğrudan insanın ontolojik bütünlüğünü bozan bir kırılmadır.

Ve bu kırılma ithaldir.

Yüzyıllarca medeniyet üretmiş, insanı yalnızca biyolojik ya da rasyonel bir varlık olarak değil; anlam, ahlak ve sorumluluk ekseninde ele almış bir Anadolu irfanı vardı.

Bu toprakların ürettiği insan modeli monistti:

Hayatı bölmezdi.

İnsanı parçalamazdı.

Dünya ile uhrevi olanı karşıt değil, tamamlayıcı görürdü.

Peki biz ne yaptık?

Bu bütüncül insan tasavvurunu terk edip, Batı'nın kendi tarihsel deneyimlerinden doğmuş modern paradigmalarını olduğu gibi ithal ettik.

Hukuku aldık.

Eğitim modelini aldık.

Toplumsal organizasyon biçimini aldık.

Ama bir şeyi gözden kaçırdık:

Her sistem, kendi insanını üretir.

Bugün yaşadığımız kriz tam olarak budur:

Kendi kökleriyle bağı kopmuş, fakat ithal edilen sisteme de tam eklemlenememiş bir “ara insan” krizi.

İbn Haldun bu tabloyu yüzyıllar önce tarif etmişti.

Toplumları ayakta tutan şey kurumlar değil, asabiyettir demişti.

Yani ortak anlam, ortak aidiyet ve ortak yön.

Asabiyet çözüldüğünde çöküş başlar.

Bugün yaşanan budur:

Kurumsal bir kriz değil, anlamın çözülmesidir.

Ve anlam çözüldüğünde, hiçbir yapı uzun süre ayakta kalamaz.

Modern düşünce bu süreci farklı bir düzlemde daha da görünür kılar.

Foucault'ya göre iktidar yalnızca yönetmez; insan üretir.

Normal olanı, doğru olanı, makbul olanı tanımlar.

Yani mesele yalnızca dışsal bir sistem değil; zihnin inşası ve yönlendirilmesidir.

Gramsci ise bu sürecin en kritik aşamasını işaret eder:

İnsanlar kendilerine sunulan düzeni sorgulamamaya başladığında, hegemonya tamamlanmıştır.

Bugün geldiğimiz nokta tam olarak burasıdır.

İthal sistemler artık yalnızca uygulanmıyor; içselleştiriliyor.

Ve en tehlikelisi, artık sorgulanmıyor.

En kritik cephe neresi?

Eğitim.

Çünkü eğitim yalnızca bilgi üretmez; insan üretir.

Bugünün eğitim sistemi ise monist bir insan değil; parçalanmış, performansa indirgenmiş, anlamdan kopmuş bir birey üretmektedir.

Başarılı ama köksüz.

Bilgili ama yönsüz.

Hızlı ama derinliksiz.

Çünkü sistem, insanın yalnızca zihnini eğitiyor;

kalbini ve iradesini sistematik olarak dışarıda bırakıyor.

Şimdi daha sert bir soruyla yüzleşelim:

Bu sistem gerçekten ilerleme mi üretiyor,

yoksa yalnızca daha rafine bir yabancılaşma mı?

Çünkü Batı modernitesi, kendi iç krizlerini bütünüyle çözememiş tarihsel bir deneyimin ürünüdür.

Aileyi çözmüş, anlamı zayıflatmış, insanı yalnızlaştırmış bir yapının modelidir.

Ve biz bu modeli, çoğu zaman eleştirel bir süzgeçten geçirmeden “ilerleme” adı altında içselleştirdik.

Bu bir gelişim değil; bir tür entelektüel teslimiyet olarak okunabilir.

İbn Haldun'un uyarısı bugün yeniden karşımızdadır:

Çözülme başladığında görünmezdir.

Ama derinleştiğinde artık hiçbir şeyi taşımaz.

Bugün hâlâ meseleyi “eğitim reformu”, “gençlik sorunu” ya da “güvenlik problemi” başlıklarına indirgemek, sorunun büyüklüğünü görmemektir.

Bu bir medeniyet krizidir.

O halde açık konuşmak gerekir:

Bu sisteme küçük düzeltmeler yetmez.

Bu yapıya makyaj yapmak çözüm değildir.

Bu çağın ihtiyacı yüzeysel bir reform değil; yapısal bir yeniden kuruluş ihtimalidir.

Ama bu, başkasını taklit ederek değil; kendi köklerine dönerek mümkündür.

Kendi insan tasavvurunu yeniden inşa ederek…

Monist bir bütünlüğe dönmeden,

insanı yeniden merkezine almadan,

anlamı yeniden kurmadan hiçbir şey değişmez.

Son söz nettir:

Kökünü kaybeden toplum yönünü kaybeder.

İnsanı kaybeden sistem çöker.

Ve kendi insanını üretemeyen hiçbir medeniyet,

başkasının sistemleriyle ayakta kalamaz.

Hatice Kübra Özbirinci/TİMETÜRK

Tüm Yazıları

SON VİDEO HABER

Silah seslerini duyunca okula koşan baba yaşadıklarını anlattı

Haber Ara