Bir avaz seslensek ya geçmişin tozlu sayfalarına karışmış yıllarına; biz inovasyonu asabiyetimizle değiştik, engel olamadık asimilasyon kara delik misali yutuyor bu çağın karanlığında. Kalemi eline aldığında uçsuz bucaksız bir dünya seriliyor ya insana, öylesine bir coşku dalgalanıyor ruhumda… Sanki yaşananları yazdıkça, o anı okudukça.
Türkiye’nin son yarım yüzyılına baktığımda aslında büyük bir kırılmadan çok sessiz bir dönüşüm görüyorum adeta. Ne bir anda değişen bir toplumdan söz edebiliriz ne de yerinde duran bir yapıdan. Daha çok birbirinin içine geçmiş katmanlar gibi: eski alışkanlıkların yeni hayatın içinde yaşamaya devam ettiği, hayatı sürükleyen bir tablo.
Bir zamanlar hani Türkiye’nin sosyal dokusunu belirleyen şey mahalleydi. Hani şu üstenci bir bakışla, oryantalist bir zihinle sindirmekte zorlananları korkutacak kadar güçlü, kadim ve asabiyetin devamı. Sadece bir yerleşim alanı değil, aynı zamanda bir denetim, dayanışma ve aidiyet alanıydı. Aileler genişti; kararlar bireysel değil, kolektifti. Evlilik bir tercih değil, bir devamlılıktı. Boşanma ise neredeyse konuşulması bile zor bir kırılmaydı. Çünkü mesele sadece iki insanın ayrılığı değil, iki ailenin hatta iki çevrenin çözülmesiydi. O dönemde mahalle baskısı norm denetim merkeziydi; negatif hukuk kavramına pek bir yabancıydı vesselam ama koruduğu anlam ve sorumlulukları 2026’da yeni yeni kavrıyor kuşaklar.
1980’lerden sonra bu yapı yavaş yavaş çözülmeye başladı. Şehir büyüdü, yapı değişti, ekonomi değişti, eğitim yükseldi ya da geriledi mi desek bilemiyorum. Yılların bize kattığı yüzeysel eğitim ve yetiştirdiği nesillere baktıkça insan bazen duruyor. Toprak ayağımızdan yavaş yavaş kaydırılmış gibi, pozitivist bir algıyla… Neyse devam edelim.
Köyden kente gelen ikinci nesil artık şehirde kalıcıydı. Bu kalıcılık, beraberinde yeni bir aile formunu getirdi: çekirdek aile. Ama bu çekirdek aile, Batı’daki gibi tamamen bireyselleşmiş bir yapı değildi. Hâlâ mahalleyle, akrabayla, gelenekle görünmez bağlar taşıyordu.
Yani ikinci kuşak üçüncü kuşağa yemek kap kaçak taşıyordu; veli amca yeğeni Ahmet’i kolluyordu. Ahi Evran ahlakından kalma Selçuklu esintisiyle birbirini destekleyen bir sosyolojik altyapı mevcuttu velhasıl kelam.
2000’lere gelindiğinde ise değişim hızlandı. Dijital zemin genişledi. Küreselleşme, internet ve tüketim kültürü sadece yaşam tarzını değil, aile algısını da dönüştürdü. Zihinler değişti. Artık “mutlu birey” kavramı, “sürekli birlikte kalmak” fikrinin önüne geçmeye başladı. Boşanma yavaş yavaş bir istisna olmaktan çıkıp bir seçenek haline geldi.
Laissez faire laissez passer bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler efenim atış serbest piyasa serbestisi toplum zeminine kaydı fenimizm doğuyordu nede olsa eşitlik ilkesi lazım gelirdi tabi sisteme hizmet elzemdi kadın biçilmiş modeldi
Kadınların ekonomik hayata daha güçlü katılması bu süreci hızlandırdı. Aile artık daha az zorunluluk, daha çok tercih üzerinden kuruluyordu.
Bugün geldiğimiz noktada ise bambaşka bir tablo görüyoruz. Aile hâlâ var, ama daha esnek, daha kırılgan ve daha bireysel. Yani olsanda olur olmasanda benim değerim her şeyden önce gelir… Yoran her şey toksik ve kötü algısı.
Evlilik yaşı yükselmiş durumda, çocuk sayısı azalmış, boşanma ise artık hayatın olağan bir ihtimali haline gelmiş durumda. Mahalle kültürü fiziksel olarak zayıflarken yerini dijital ilişkiler ve seçilmiş sosyal çevreler aldı.
Ama belki de en dikkat çekici şey şu: Öyle kolay değil tabi… Türkiye adından büyüktür. Kadim olanın hatırasından mıdır, anısından mıdır bilinmez; Türkiye’de hiçbir şey tamamen kaybolmuyor. Mahalle gitse de zihniyet bir şekilde devam ediyor. Aile biçim değiştiriyor ama bağ tamamen kopmuyor. Modern hayatın bireyselliği ile geleneksel yapının dayanışması aynı anda yaşamaya devam ediyor. Çözülme yaşanıyor ama direniyor Türkiye’m.
Bu yüzden Türkiye’de aileyi anlamak, bir “yer değiştirme” hikâyesi değil; bir “üst üste binme” hikâyesi gibi okunmalı. Eski tamamen gitmedi, yeni de tam olarak yerleşmedi. Ortada hâlâ hareket eden, şekil değiştiren bir yapı var.
Ve benim hâlâ umudum var, vesselam.