Türkler için devletin ne demek olduğu ve önemi konusunda söylenecek tek şey “milletinin başsız kalmaması” dır. Devlet, Türkler için “baş” tır ve başka da bir anlam ifade etmez. Ancak “baş” ama nasıl bir “baş”!...
Genetik özelliklerimizden, vicdani duygularımızdan ve sağlam bir itikate sahip olmamız ve İslam’ı maya olarak kabul etmemizden dolayı günümüze kadar varlığını idame ettiren aziz ve asil milletimiz sürekli olarak tarih sahnesinde boy göstermiş, yeri geldiğinde kılıç sallamış, yeri geldiğinde namluya mermi sürmüş ve yeri geldiğinde de kaleminden mürekkep damlatarak insanlığın yanında yer almayı bilmiştir. İşte tüm bunları yaparken de hem devlet kurmuş, hem devlet yıkmış ve hem de çağ açıp çağ kapatmıştır.
Bu gün hanesinde yazılı kalan - son kalesi olan Türkiye Cumhuriyeti devletiyle birlikte ayakta kalmayı beceren milletimiz, kurduğu devletine karşı bağlı ve bağımlıdır. Bunu da büyük bir şevk ve aşkla yaptığı için devletine yöneltilen her türlü tehdit ve tehlikeye karşı göğsünü siper etmeyi, aziz vatanına kastedenlere karşı merhamet duymayacağı, yeri geldiğinde ise “dosta güven düşmana korku salan” ordusuyla birlikte aynı cephede savaşacağını yedi düvele göstermeyi de bilmiştir. Bu millet, böyle aziz ve asil bir millettir.
Türkler, devletleri için her şeyi göze alırlar. Yeri geldiğinde savaşlarda cephede, yeri geldiğinde hasat zamanı tarlalarda, yeri geldiğinde seçim zamanı meydanlarda, yeri geldiğinde darbe zamanında ellerinde maymuncuk anahtarlarıyla çatılarda, yeri geldiğinde devlet kurumlarında görev başında memur olarak ve yeri geldiğinde ise “devlet” i kutsal yapı olarak ayakta tutabilmek için “aksaçlı” ve “aksakallı” larla birlikte görürsünüz.
Bizler bu yazımızda “devlet memurluğu” ve “devlet adamlığı” ndan bahsetmeye çalışacağız;
İnternet arama motorlarına yazdığınız zaman “memur” la ilgili şöyle bir tablo karşınıza çıkar;
“Memur, devlet kurumlarında ve kamu tüzel kişiliğinde 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na göre asli ve sürekli kamu hizmetlerini aylık karşılığı yerine getiren görevli kişidir. Devlet dairelerinde (bakanlıklar, belediyeler, okullar, hastaneler vb.), yönetim, eğitim, sağlık ve güvenlik gibi çeşitli alanlarda, yasalarla belirlenen kurallar çerçevesinde çalışırlar.
2026 yılı başı itibarıyla Türkiye’de kamu kurumlarında çalışan toplam personel sayısı yaklaşık 5.2 – 5.3 milyon civarındadır. Bu rakamın yaklaşık 3.5 – 3.9 milyonu kadrolu memur ve sözleşmeli personel, geri kalanı ise işçi statüsündedir. Kamu istihdamının toplam istihdama oranı yaklaşık % 16 -17 seviyesindedir. Her 5 çalışandan yaklaşık 1’i kamu çalışanıdır.”
Öğretmen, doktor, polis, asker, mühendis, imam, konsolos, başkonsolos, elçi, büyükelçi ve bunlara benzer unvanlarla karşımıza çıkan memurlarımız aynı zamanda mesleklerinde yükseldikçe yapılan atamalarla birlikte “teknokrat – bürokrat – diplomat” gibi unvanlarla da anılmış olurlar.
Buraya kadar her şey kitabi bir bilgi olarak hafızalarımızda kalsın ancak memurlar nasıl ve hangi kıstaslara göre seçilir? Bir de bu sorunun cevabını aramaya çalışalım;
Daha önceki iktidarlar zamanında “bir alo” yla ve kartvizitlerin önüne ya da arkasına yazılan “hamili kart yakınımdır!” torpiliyle devlet kurumlarında göreve başlayanların sayısı artıp şikâyetler ayyuka çıkınca önce 17 Ekim 1999 ve akabinde 12 Aralık 1999 tarihlerinde DMS (Devlet Memurları Sınavı) düzenlenmiş ve memurlar bu yolla göreve başlatılmıştı. Daha sonra 6 – 7 Temmuz 2002 tarihinde ilk kez uygulamaya konulan KPSS (Kamu Personel Seçme Sınavı)’yla birlikte telefon ve kartvizitlerle yapılan torpiller ortadan kaldırılmaya çalışılmış ve herkes de hakkına razı gelmişti. Gerçekten de öyle mi oldu?!...
Devlet memurlarının alım şart ve olmazsa olmaz koşulları; ehliyet (diploma ve KPSS’den istenilen puanı alma), liyakat (layık – uygun olma durumu) ve sadakat (bağlılık – vefa ve dürüstlük) değil miydi? Peki bunların yerine parti – cemaat – tarikat referansları alınıyor ve bunlar üstün – baskın geliyorsa o zaman KPSS’nin formaliteden öteye gitmediğini / gitmeyeceğini nasıl anlatacak ya da yeni 15 Temmuzların olmayacağının garantisini nasıl vereceksiniz? Eğer bir aday KPSS’den istenilen puanın üstünde bir puan almış ve bu kişinin hiçbir yerden torpili, parti – cemaat ve tarikat referansı yoksa bu memurluğu hak etmiyor mu, bu nasıl bir mantıktır?!...
Ehliyet – liyakat ve sadakate göre uygun olan ve KPSS’den de istenilen puanı alan bir adayın karşısına bir de mülakat hazretleri çıkmaktadır. Kaldırılacağı defalarca dile getirilen “mülakatlar” a (mülakatların kaldırılması taraftarı değilim ama hakkıyla yapılması taraftarıyım) çağrılan ve donanımlı olan gençleri sırf torpilleri (siyasi parti yakınlıkları, cemaat – tarikat bağlılıkları) yok diye elemek için kulağımıza kadar bile gelen öyle absürt sorular soruluyor ki işte haksızlıklar silsilesi de buradan başlamış oluyor.
Mülakatlarda “eşekteki kıl sayısı” nı bile soranlar varmış. Gerçekten de bu soru sorulduysa eğer onu soran kişiler; akşam evlerinize gittiğiniz zaman bir zahmet aynaya bakarak kıllarınızı sayın ki, çok faydalı bir iş yapmış ve nerede hatalı davrandığınızı da ortaya çıkartmış olursunuz.
Ehliyet, liyakat, sadakatle devletine bağlı olan, mülakatlarda da haksızlığa uğramayan, ahlâklı – adaletli düzgün gençleri göreve getirerek “memur” yapmalı, “memur kanunu” olarak bilinen 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nu çağımızın ihtiyaç ve gereksinimlerine göre revize etmeli, eğitimin ve devletimizin sırtında kambur olan ve çağa ayak uyduramayan üniversite bölümleri kapatılmalı, “kalite” kelimede değil devletin kurumsallaşmasında aranılmalı, gençlerimizin memur olmalarının önündeki tüm engeller de ortadan kaldırılmalıdır.
Herkes “memur” olmak zorunda mıdır, tabii ki hayır!... Öyleyse;
Teknik eğitim, çıraklık eğitimi, mesleki eğitim ve adına ne derseniz deyin ara – kalifiye eleman yetiştirmeye yönelik tüm eğitim – öğretim kurumları yeniden dizayn edilmeli, sanat / zanaat adına tarihin tozlu sayfalarında unutulan / unutulmaya yüz tutmuş millî – manevî meslekler yeniden öğretilmeli, teknolojik entegrasyona önem verilmeli, “kof – boş bir gençlik” değil “üreten gençlik” teşvik edilmeli ve eskilerin deyimiyle herkesin koluna bir “altın bilezik” takılmalıdır.
Devlet kurumları ve devleti geleceğe taşıma, “geliyorum!” diye bas bas bağıran tehdit ve tehlikeleri önceden sezinleme adına “Yeni Türkiye Yüzyılı” nı imar ve inşa edebilmek için; eski ama eskimeyen yöntemleri toplum nezdinde demode olmaktan çıkarmalı, örf – âdet – gelenek / görenek – kültür ve sair bu millete ait ne varsa toplum yeniden bunlarla dizayn edilmeli, nesli adalet – itikat – sadakat – ahlâk – vicdan - merhamet gibi manevi olgularla ihya etmeli ve bu kuşak korunmalıdır. Eğer bu kuşak da elimizden giderse o zaman vay halimize. Bu günahın tek müsebbibi sadece kendine çeki düzen vermeyen – vermek istemeyen gençlik olmayacak, aynı zamanda da herkesin bu suça payı olacak ve hiçbir kimse kendini bu günahtan da soyutlayamayacaktır.
Şimdi gelgelelim zurnanın zırt dediği yere yani devlet memurluğu ve devlet adamlığı arasındaki farka;
Akademi, enstitü, fakülte ve adına ne derseniz deyin eğitim kurumları devlete sadece “memur” yetiştirir, “adam” yetiştirmez. Buradaki “adam” lıktan kastettiğim; “devlet adamlığı” dır yoksa cinsiyet olarak “erkeklik” (!) tıbben de mümkün olmaya başladı. Ameliyatlarla her ne kadar cinsiyet değişim olsa ve bizler bunları tasvip etmesek de dünyanın hiçbir yerinde karakter ve güzel huyları yapılan ameliyatlarla kimseye yerleştiremiyorlar, ne yazık ki durum bu…
Yukarıda sıralamaya ve bahsetmeye çalıştığımız özelliklerden dolayı herkes “memur” olabilir. Ancak devlet kurumlarında yıllarca hizmet etmiş, teknokrat – bürokrat – diplomat ve silahlı kuvvetlerde görev almış- üst düzey görevlerde bulunmuş kişiler ile bunlara takviye olarak hayatın her kademesinde devlet terbiyesi almış – liyakat ve sadakatle devletine bağlı olan esnaf – iş insanı – serbest meslek sahibi ve sair kişilerden müteşekkil, il ve aile olarak “seçilmişler” den oluşan bir müessesemiz daha vardır. Bazıları buna “derin devlet yapılanması”, bazıları bunlara “aksaçlı” – “aksakallı” dese ve bunların bazıları bir zamanlar “memurluk” yapmış olsa da sonrasında memur olmayan ama “devlet adamı” olma özelliklerini hiçbir zaman yitirmeyen bu kişilerin süzgecinden geçenlerin omuzunda bu devlet; yücelir, yükselir ve ilelebet de payidar kalır, kalacaktır. “Devlet olma” ve “Türk milletinin başsız kalmaması” nın arkasında da bu geleneğin yatmış olduğunu unutmayalım!...
Netice itibariye;
“Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!...”
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK