Televizyon ekranlarında son günlerin en çok konuşulan hikâyelerinden biri: Esme ile Adil'in aşkı…
İmkânsızlıkların ortasında filizlenen, susarak anlatan, bakışlarla çoğalan iki düşman köyün gencinin sevdası…
“Taşacak bu deniz” dedirten o yoğun duygu hali, aslında hepimizin içinde saklı. Çoğu zaman dile getiremediğimiz, bastırdığımız, susturduğumuz bir özlem gibi…
Çünkü o duygu sadece bir dizi sahnesi değil; kalbimizin en sessiz yerinde sakladığımız, kimseye açamadığımız bir gerçek.
Çünkü biz de bir yerlerde Esme'yiz…
Ya da Adil'iz.
Belki de ikisi birdeniz.
Esme'nin Adil'e kızdığında söylediği “Koçari! Geber da!” ve Adil'in tüm kalbiyle ona dönüp fısıldadığı “Esme da, esme…”
Dışarıdan sert gibi görünen bu sözler, aslında iki kalbin birbirine dokunma biçimi.
O “Koçari! Geber da!” serzenişinin içinde öfke kadar bağlılık da vardır.
Adil'in “Esme da, esme…” deyişi ise aslında şunu söyler:
“Gitme… Kal. Ben buradayım.”
Bazen aşk, “seni seviyorum” demeden sevmektir.
“Sana aşığım” demeden bağlı kalabilmektir.
Bazen en derin sevgi, en az söylenen cümlelerin içinde saklıdır.
Peki ya bizim yaşadığımız sevdalar?
Onların hikâyesi ne?
Eskiden imkânsız aşklar; mesafelerle, ailelerle, sınıf farklarıyla açıklanırdı.
Şimdi ise her şey daha karmaşık…
Aynı şehirdeyiz ama uzağız.
Aynı evdeyiz ama yabancıyız.
Aynı hayalleri kuruyoruz ama bambaşka hayatlara uyanıyoruz.
Aynı yatağa baş koyup, farklı yalnızlıklara uyanan insanlar var artık.
Bugünün imkânsız aşklarının engeli sadece “ulaşamamak” değil:
Anlaşamamak…
Yetişememek…
Kalbinde yer verip hayatına sığdıramamak…
Ve en acısı:
Seve seve vazgeçmek zorunda kalmak.
Esme ile Adil'in hikâyesinde bizi etkileyen şey, onların kavuşup kavuşmayacağı değil.
Bizi asıl sarsan, o duygunun saflığı.
O sevginin kirlenmemiş hâli.
Şartlar ne olursa olsun, birbirine zarar vermeden sevebilmek…
Vazgeçmemeyi seçebilmek…
Bugün en çok eksik olan şey belki de tam olarak bu.
Çünkü artık insanlar sevmekten çok korunmayı öğrenmiş durumda.
En ufak bir kırılmada arkasını dönüp gitmeyi…
Çünkü günümüz ilişkilerinde aşk, çoğu zaman bir mücadeleye dönüştü.
Kimin daha çok sevdiği değil, kimin daha az incindiği önemli artık.
Kimin daha çok emek verdiği değil, kimin daha az yorulduğu hesaplanıyor.
Herkes biraz eksik…
Herkes biraz temkinli…
Herkes biraz yaralı…
Oysa aşk; hesap yapılacak bir yer değil.
Aşk, taşması gereken bir deniz.
Ama biz ne yapıyoruz?
İçimizdeki o denizi bastırıyoruz.
Korkularımızla…
Geçmişimizle…
“Ya olmazsa?”larımızla…
Gururumuzla, kırgınlıklarımızla, suskunluklarımızla…
Sonra da dönüp “imkânsız” diyoruz.
Belki de imkânsız olan aşk değil…
Biziz.
Sevmeye cesaret edemeyen, kaybetmekten korkan, kendini tam veremeyen biziz.
Yarım kalmayı kabullenip, tamamlanma ihtimalinden kaçan biziz.
İşte bu yüzden Esme ile Adil'in hikâyesi bu kadar dokunuyor bize.
Çünkü bize şunu hatırlatıyor:
Aşk hâlâ mümkün.
Ama sadece cesaret edebilenler için.
Belki de bu yüzden…
Her kadın, içten içe Adil gibi seven bir adam ister.
Sahiplenmeden sahip çıkan…
İncitmeden seven…
Gözlerinin içine bakarak “ben buradayım” diyebilen…
Yan yana olmasa bile sevgisine sadık kalabilen bir adam…
Her adam da…
Esme gibi bir kadın tarafından sevilmek ister.
Sessiz ama içinde fırtınalar koparan…
Güçlü dururken bile kalbinin en kırılgan yerini saklayan…
Sevdiğini söylemekten çok hissettiren,
Bir bakışıyla “buradayım” diyebilen…
Sevdiği adam için kendinden vazgeçebilecek kadar fedakâr,
Ama vazgeçişinde bile sevgisini eksiltmeyen…
Çünkü hepimiz aslında biliyoruz:
Doğru insanla karşılaştığımızda neye dönüşebileceğimizi…
Ama çoğu zaman ya yanlış zamanda giriyoruz birbirimizin hayatına…
Ya da doğru zamanı beklerken birbirimizi kaçırıyoruz.
Belki de asıl soru şu:
Hayat mı bizi imkânsız aşklara mahkûm ediyor…
Yoksa biz mi kolay olanı seçip “imkânsız” diyerek kaçıyoruz?
Çünkü deniz aslında hep taşacak kadar dolu…
Ama mesele şu:
Biz o denizin taşmasına izin veriyor muyuz?
Ayşegül Sert/TİMETÜRK