Bir zamanlar bayramlar vardı…
Daha gelmeden kokusu gelen, insanın içine günler öncesinden yerleşen bayramlar…
Evlerin camları silinir, perdeleri yıkanırdı. Anneler mutfakta gün boyu ayakta durur, yorgunluklarını belli etmeden baklava açardı. İncecik yufkaların arasına sadece ceviz değil, sevgisini de koyardı sanki. Fırından yükselen o sıcak koku bütün evi sararken insan anlardı; bayram yaklaşıyordu.
Akşam olunca telaş daha da güzelleşirdi.
Bir köşede ütülenen kıyafetler…
Başucuna özenle bırakılmış yeni gömlekler…
Ve yatağın altına koyulan o yeni ayakkabılar…
Çocuk kalbi işte…
Sabahı beklemeyi bile beceremezdi.
Gece herkes uyuduktan sonra sessizce kalkıp ayakkabılarına yeniden bakardı çocuklar. Parlasın diye elleriyle siler, sonra heyecandan gülümseyip tekrar yatağa girerlerdi. Uyku gözlerine gelir ama bayram bir türlü sabah olmazdı. Çünkü o gece zaman bile yavaş akardı sanki.
Sonra sabah ezanı düşerdi şehrin üzerine…
Ev sessizken bir tek babanın ayak sesleri duyulurdu.
Bayram namazına giden bir babanın arkasından kapanan kapıda bile huzur vardı o zamanlar. İnsan kendini güvende hissederdi. Çünkü baba evdeyse dünya biraz daha sağlam dururdu sanki.
Namazdan dönüşünü beklerdi çocuklar…
Kapı açılır açılmaz içeriye sabahın serinliğiyle birlikte kolonya kokusu dolardı. Babanın elindeki küçük şeker poşeti bile dünyanın en büyük hediyesi gibi gelirdi insana.
Ve anne…
Mutfakta ince belli bardaklara çay doldururken yüzünde yorgun ama huzurlu bir tebessüm olurdu. Herkes sofraya otursun isterdi önce. Kendini hep sona bırakırdı anneler. Çünkü annelik biraz da herkes mutlu olunca doymaktı.
O sofralar başkaydı…
Kimse telefonuna bakmazdı mesela.
İnsanlar birbirinin yüzüne bakardı.
Aynı anda uzanan eller, aynı anda yükselen kahkahalar vardı. Büyüklerin elleri öpülürken sadece bir gelenek yaşanmazdı; sevgi sessizce nesilden nesile geçerdi.
Kapılar durmadan çalardı sonra…
Kolonya kokusu evlerin içine karışır, şekerlikler dolaşırdı. Mahallede çocuk sesleri eksik olmazdı. Bayram biraz da insanın kendini yalnız hissetmemesiydi.
Şimdi ise aynı bayramlar geliyor takvimlere…
Ama eskisi gibi uğramıyor kalplere.
İnsan büyüdükçe bazı şeyleri daha iyi anlıyor meğer.
Bayramı güzel yapan şey yeni kıyafetler değilmiş aslında.
Bir evin içinde anne sesinin olmasıymış.
Babanın salondan “Haydi kahvaltıya” diye seslenmesiymiş.
Bir sofrada herkesin tamam olmasıymış.
Anne ve babasını kaybedenler bilir…
Bayram sabahları artık biraz eksik uyanır insan.
Mutfaktan ses gelmez mesela.
Ne baklava kokusu sarar evi ne de çayın buharı yükselir ince belli bardaklardan. Ev yine aynı evdir belki ama yuva değildir artık. Çünkü bazı insanlar gidince sadece kendileri gitmez… Bir evin neşesini de beraberlerinde götürürler.
İnsan en çok bayram sabahlarında anlıyor yokluğu.
Bir sandalye boş kalıyor sofrada. Kimse oturmuyor oraya ama herkes göz ucuyla dönüp dönüp ona bakıyor. Çünkü bazı eksikliklerin adı söylenmiyor; sadece hissediliyor.
Babanın yıllarca oturduğu koltuk sessiz kalıyor sonra…
Annenin mutfakta kullandığı bardak dokunulmadan duruyor vitrinde.
İnsan bazen geçmişe dönmek için her şeyini verebileceğini o an anlıyor.
Bir sabah daha onların sesiyle uyanabilmek için…
Bir kez daha annesinin “Üşüme” deyişini duyabilmek için…
Bir kez daha babasının elini öpebilmek için…
Ama hayat acımasız…
Bazı kapılar bir daha açılmıyor.
Bazı sesler bir daha duyulmuyor.
Şimdi insanlar birbirine sadece mesaj gönderiyor.
“İyi bayramlar” yazıp geçiyor.
Oysa hiçbir ekran, annenin sıcaklığını taşımıyor.
Hiçbir bildirim, babanın eve dönüşündeki huzuru vermiyor.
Belki de bu yüzden insan yaş aldıkça bayramı değil, geçmişi özlüyor.
Kaybettiklerini özlüyor.
Çocukluğunu özlüyor.
Bir daha geri dönmeyecek o eski sabahları…
Çünkü bazı bayramlar geçip gitmiyor insanın içinden.
Bir ömür kalıyor.
Sessizce…
İnce ince sızlayarak… belki de yıllar sonra…
Bugün yaşadığımız bayramlar da birilerinin özlemle hatırladığı “eski bayramlar” olacak.
Bugün annesinin sesini duyanlar, bir gün o sesi özleyecek.
Bugün babasının elini öpenler, bir gün o eli son kez tuttuğunu bilmeden yaşayacak.
Bugün aynı sofraya oturabilenler, yıllar sonra eksilen sandalyelere bakıp iç geçirecek.
İnsan, elindekinin kıymetini çoğu zaman kaybedince anlıyor çünkü…
Belki de bu yüzden;
henüz kapısını çalabileceğimiz insanlar varken ertelememek gerek sevgiyi.
Henüz aynı sofraya oturabiliyorken biraz daha uzun kalmak gerek masada.
Henüz annemiz mutfakta bir şeyler hazırlıyorken gidip ona sarılmak…
Henüz babamız hayattayken sesini biraz daha dikkatli dinlemek gerek.
Çünkü bir gün her şey hatıraya dönüşüyor.
İnsanın elinde, bazen sadece bir bayram sabahının kokusu kalıyor…
Ayşegül Sert/TİMETÜRK