Dolar

44,7167

Euro

52,6222

Altın

6.851,39

Bist

14.058,51

Gündüz kuşağı programlarıyla gelen karanlık

9 Saat Önce Güncellendi

2026-04-14 00:37:32

Ayşegül Sert

Bir zamanlar “sadece vakit geçsin” diye açılan o ekran…

Ne zaman bu kadar ağırlaştı? Ne zaman evlerimizin içine sessizce giren bir misafir olmaktan çıkıp, kalbimize yük olan bir gölgeye dönüştü?

Gündüz kuşağı programları artık yalnızca bir eğlence değil. Onlar, yavaş yavaş içimize işleyen; fark ettirmeden duygularımızı törpüleyen, değerlerimizi aşındıran bir dalga. Sessiz… ama derin. Gürültüsüz… ama yıkıcı.

Her gün aynı sahneler. Aynı kavgalar, aynı ifşalar, aynı gözyaşları…
Her olay, sanki bir bomba gibi düşüyor hayatımıza.
Her söz bir kurşun gibi kalbimize değiyor.
Her tartışma, evimizin ortasında açılan bir cepheye dönüşüyor.

Sormak gerekiyor:
Bu kadar kırık hikâyeyi izledikçe biz neyi kaybediyoruz?

Televizyonun düğmesini kapattığında insan bir an duruyor.
İçinde tarif edemediği bir yorgunluk…
Sanki bir savaştan çıkmış gibi.
Ama ortada yıkılan binalar yok.
Yıkılan şey; güven.
Enkaz altında kalan; merhamet, sadakat, inanç…

Daha acısı şu:
Bu yıkım sessiz oluyor.

Çünkü bu programlar sadece göstermiyor; öğretiyor.
Sadece anlatmıyor; alıştırıyor.

Psikolojide buna “duyarsızlaşma” denir. İnsan, sürekli aynı tür acıya ve kaosa maruz kaldığında artık eskisi gibi tepki vermez. İlk başta sarsan şey, zamanla sıradanlaşır. Kalp kendini korumak için hissizleşir.

İhaneti, kavgayı, saygısızlığı… tekrar tekrar, tekrar tekrar…
Ta ki zihin yorulana kadar.
Ta ki kalp “demek ki normal bu” diyene kadar.

Gerçekten normal mi?

Herkes birbirini aldatmak zorunda mı?
Herkes bu kadar öfkeli, bu kadar hoyrat mı?
Herkesin hayatı bu kadar kırık, bu kadar kirli mi?

Değil.

Ama izledikçe öyle sanıyoruz.
İzledikçe alışıyoruz.
Alıştıkça da kabulleniyoruz.

Sosyolojide buna “normalleşme” denir. Tekrar edilen davranışlar, ne kadar yanlış olursa olsun, zamanla “olağan” kabul edilmeye başlanır. Yanlış görünmez olur, doğru ise geri çekilir.

İşte en büyük yara burada açılıyor.

Çünkü bir toplum, değerlerini bir anda kaybetmez.
Önce şaşırır…
Sonra susar…
Sonra alışır.

Nitekim Cemil Meriç'in dediği gibi:
“Bize ne olduysa azar azar oldu.”

En sonunda, yanlış olanı sorgulamayı bırakır.

Friedrich Nietzsche'in dediği gibi:
“Uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da sana bakar.”

Aile…
Bir zamanlar güvenin sığınağıydı.
Bir insanın en zayıf hâliyle bile kabul gördüğü yerdi.

Şimdi ise ekranlarda bir “seyirlik” hâline getiriliyor.
Mahremiyet, milyonların önünde parçalanıyor.
Sevgi, şüpheye kurban ediliyor.
Sadakat, alay konusu oluyor.

Bu mu normal?

Bir insanın en mahrem acısının reyting uğruna sergilenmesi…
Bir annenin gözyaşının, bir çocuğun çaresizliğinin izlenebilir bir “içerik”e dönüşmesi…
Bu mu sıradan artık?

Kalbimiz ne zaman bu kadar sessizleşti?

Psikolojide bir başka kavram daha var: “öğrenilmiş çaresizlik.” İnsan sürekli olumsuzluk, ihanet ve çözülmeyen problemler gördüğünde, zamanla “hiçbir şey değişmez” inancına kapılır. Mücadele etmek yerine kabullenir.

Belki de en tehlikelisi şu:
Artık eskisi kadar üzülmüyoruz .Çünkü çok gördük.
Çünkü alıştık.
Çünkü duyarsızlaştık.

Oysa her izlediğimiz şey, içimizde bir iz bırakır.
Her tekrar, bir duyguyu biraz daha törpüler.
Güvenmek zorlaşır.
Sevmek zorlaşır.
İnanmak zorlaşır.

İşte o gün, ekran kapanır ama etkisi kalır.

Bu mesele bir televizyon meselesi değil.
Bu, bir toplumun kalbinin yavaş yavaş yorulmasıdır.
Bir neslin, fark etmeden umudunu kaybetmesidir.

Belki de en acı soru şudur:
Biz ne zaman bu kadar kırılmayı “normal” saymaya başladık?

Ayşegül Sert/TİMETÜRK

Tüm Yazıları

SON VİDEO HABER

Burak Yılmaz: 'Beni susturmak için yaptılar'

Haber Ara