Yuva dediğimiz şey, dört duvardan ibaret değildir. İçinde biriken hatıralar, paylaşılan sofralar, birlikte susabilmenin bile huzur verdiği anlar… Hepsi bir araya gelir ve adına “yuva” deriz. Ama ne gariptir ki, bu kadar emekle kurulan bir yapı, çoğu zaman büyük fırtınalarla değil, küçük ihmallerle yıkılır.
Bir yuvayı yıkmak istiyorsanız, işe konuşmamaktan başlayın. Söylemeniz gerekenleri erteleyin, içinize atın, biriktirin. Zamanla aranızda kelimeler değil, duvarlar yükselir Aynı evin içinde iki yabancı gibi yaşamayı öğrenirsiniz.
Sonra güveni yavaşça aşındırın. Büyük ihanetlere gerek yok; küçük yalanlar yeterlidir. “Bundan bir şey olmaz” dediğiniz her an, aslında temelden bir parça daha kopar. Güven bir kez sarsıldı mı, en sağlam görünen bağlar bile gevşemeye başlar.
Empatiyi bir kenara bırakın. Haklı çıkmaya çalışın, anlamaya değil. Karşınızdakinin ne hissettiğini önemsememek, bir yuvanın içindeki en soğuk rüzgârdır. O rüzgâr esti mi, en sıcak odalar bile buz keser.
Ve en önemlisi, sevgiyi sıradanlaştırın. Teşekkür etmeyin, özür dilemeyin, küçük jestleri gereksiz görün. Çünkü bir yuvayı ayakta tutan şey büyük sözler değil, küçük ama sürekli hatırlanan değerlerdir.
Yuva, bir anda yıkılmaz. Gürültüyle çöken binalar gibi değildir. Sessizce, fark ettirmeden, gün gün eksilerek çöker. İçinde yaşayanlar çoğu zaman neyin kaybolduğunu çok geç fark eder.
Belki de bu yüzden mesele “yuva nasıl yıkılır” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Yıkıldığını ne zaman anlarız?
Ve daha da önemlisi… Fark ettiğimizde hâlâ onaracak bir şey kalmış olur mu?
Ayşegül Sert/TİMETÜRK