Her türlü “yapı” yı kurumsallaştırsak (!) da siyasi partileri bir türlü kurumsallaştıramadık. Bunun yanı sıra partileri vesayet etkileri, liderlik sultası ve dışa – birilerine bağımlı olmaktan da kurtaramadık. Siyasi partiler, seçme – seçilme ve sandık gibi argümanları bize hediye eden “demokrasi kültürü” nü de özümseyemediğimiz gibi bünyelerimiz ve tercihlerimizle de pekiştiremedik. Bu gömlek, bu bedene çok büyük geldi ve gelmeye de devam ediyor.
“Başkanlık Sistemi” yle birlikte mecburen de olsa tanışmak zorunda kaldığımız – bir nevi koalisyon olan – “ittifaklar” yüzünden siyasette ne kalite, ne ideoloji, ne terbiye ve ne de karakter kaldı. 2018’de getirilen başkanlık sisteminin bir sonucu olarak “tek başına iktidar olma” nın zorlaştığı ve ilk turda % 50 + 1 oy alınamadığı takdirde seçimin ikinci tura kaldığı ve en çok oy alanın cumhurbaşkanlığını kazandığı bir sistemde kurulan ittifaklardan dolayı artık tüm izler birbirine karışmış oldu.
Hangi cephe veya cenahtan olursa olsun dava ve ideoloji neferleri olarak beraber yola çıktıklarınız birer birer kalelerini ve kader ortaklığı kurdukları arkadaşlarını terk edince artık siyasette de kalitenin kalmadığını görüyor ve herkese bir şaibe ve şüphe duygularıyla yaklaşıyorsunuz. Davadan ziyade menfaat üzerine kurgulanan senaryoların oynandığı siyasette adam satıldığı kadar çarşıda pazarda sebze ve meyve satılmış olsaydı ülkemiz tarladan geçilmezdi!... İşte; at iziyle it izinin karıştığı, “sağ” gösterilip “sol” – “sol” gösterilip “sağ” vurulduğu böyle bir ortamda siyaset literatürüne “benzemezler” diye bir tabir ve grup eklendi, ta ki “harç bitti yapı paydos” denilen seçimlerden istenilen – beklenilen sonuç alınamayana kadar yani mezara kadar sürmesi beklenen ortaklıklar pazarda sona erdi, ne bekliyordunuz ki?!...
CHP, artık “eski CHP” değil. CHP; Atatürk ve dava – silah arkadaşlarının bir araya gelerek kurduğu, 100 yılı aşkın bir geçmişi olan ve bu haliyle “asırlık bir parti” olmakla övünen, “devlet – rejim kuran” bir parti olmaktan çıktı. 2002 seçimlerine kadar ve sonrasında ara sıra Meclis dışında kalmış olsa bile vesayet – darbe ve baskı aparatı olmaktan öte gidemeyen bu parti “ittifaklar” sayesinde 2023 genel seçimleri ve bilhassa 2024 yerel (belediye) seçimleriyle istediğini almış olsa da demokrasi ve hizmet adına kendinden beklenilenleri ortaya koymadı, koyamadı.
“Benzemezler” le yola çıkıp kazandığı belediye seçimlerinden sonra edindikleri “güç” lerle birlikte kendi partilerini de ele geçirmek için var güçleriyle çalışan ve tek odak noktası olarak “CHP’yi ele geçirme” yi hedeflerine oturtanlar, günün sonunda; paralarla satın alınan delegelerle seçim kazanma, rüşvet – yolsuzluk – irtikap – haksız mal edinme, çapkınlık ve zamparalıklarla, pavyon ve meyhanelerde fuhuş ve ihale pazarlıklarıyla anılmaya başladılar. Milletin içerisine çıkmaya yüzleri olmayacak kişilerin o kadar çok yüzsüzlükleriyle karşılaştık, ki bizler utandık onlar utanmadı!...
CHP ve onun bileşenlerinin eteklerindeki taşlar birer birer dökülüp bunlar birbirlerine düşerken bu durumdan rahatsız olanlar partilerinden istifa etti, seslerini fazla çıkartanlar ihraç edildi, hapse tıkılanlar – itirafçılar oldu, belediyelere kayyum atandı, görevlerden uzaklaştırılanların yerine belediye meclislerinden kendi içlerinden belediye başkan vekilleri seçildi, kongre seçimleri mahkemelik oldu, oldu, oldu!...
CHP’nin yaşadığı – yaşattıkları, AK Parti (iktidar) ve devlet kurumlarının ana muhalefete olan düşmanlıklarından kaynaklanmıyor, kaynaklanmadı. Bu, aslında CHP’nin kendine yaptığı “etme – bulma dünyası” ndan başka bir şey değildi. Ektiklerini biçen, kendi delege – aday gösterilmeyen belediye başkanları - milletvekili ve “eski” lerinin şikayetlerinden sonra ilerleyen yargı sürecinin sonucunda CHP böyle bir hazin sonla yüzleşmiş oldu. Anadolu’da “Aklının yaptığı kırk köylü toplansa sana yapamaz!” diye bir söz vardır. CHP, kendi aklının ceremesini çekti ve çekmeye de devam ediyor. Bir insan, bir parti yönetimi ancak kendini bu kadar rezil edebilir. Mutlu (!) son geldi, çattı ve “mutlak butlan kararı” çıktı ve sonunda “Bay Kemal” genel başkan olarak partisine geri döndü. Bir türlü “özgür” leşemeyen “ÖZEL” parti kapalı grubunda 95 milletvekilinin oyunu alarak “parti grup başkanı” unvanını kurtarabildi…
(Bazıları muhalefete karşı yargının vesayeti – baskı ve önü alınamayan (bilhassa İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı iken sürekli tehdit ettikleri Adalet Bakanı Akın GÜRLEK’in) tutumlarından rahatsız olsa, iktidarın muhalefete karşı taraflı davranmasından bahsetmiş ve Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ın en azından bu karara müdahale etmesini beklemiş olsa da yine sonuç değişmedi. Verilen “mutlak butlan kararı” hukuki olsa da adil (!) olabilmesi için adına teamül denilen uygulama hazretlerinin işletilmesi beklendi, asırlık – devlet kuran partiye bu yapılmamalıydı (!) ama hepsi unutulacak. Siz, kendi kendinize yaptınız ve hazin sonuna da katlanacaksınız. Bunu sadece “can yakan, canının yanacağı günü beklesin!” gerçeğiyle de açıklayamazsınız. Siz, kendi canınızı kendiniz yaktınız.)
Tam “komedya bitti, kurtuluyoruz, gündem farklı gelişmelere sahne olacak!” diye düşünmeye hazırlanıyor ve Manisa milletvekili CHP parti grup başkanı Özgür ÖZEL’i takip etmeye çalışacağız derken Pazar günü CHP Genel Merkez binasında hiç tasvip etmediğimiz, demokrasi tarihine kara bir leke olarak not edilecek ve ana muhalefet partisine yakışmayan vandallık görüntülerine seyirci olduk. Ha şaşırdık mı; Tabii ki hayır!... Kendi parti binasına bunları layık gören ve yapanlara ülke teslim edildiğinde ve bir sonraki seçimde kaybettiklerinde bunların neler yapacağını şimdi siz hayal edin!... Biz, zaten uyarıyoruz!...
(Ülke siyaseti hiçbir zaman bu kadar kirlenmedi – kirletilmedi, yozlaşmadı, tabandan tavana kadar hiç kimse bu kadar para ve adalet dilenmedi, gelecekten ümit kesilmedi, şaibe – şüphe ve korkularla hareket etmedi, siyaset kurum ve aparatlarına karşı güven bu çapta yitirilmedi, eğitim – inanç – ahlâk ve tüm manevi olgular bu kadar yerlerde gezmedi, vesaire, vesaire…)
Atatürk’ü parada sevenler ile gönülden sevenlerin birbirleriyle zıtlaştığı parti haline gelen, geçmişte ordu – yargı gibi kurumlardan medet umup iç siyaseti karıştıran ve 2002 seçimlerinden sonra da bu oyuncakları elinden alınmış olan, darbe – muhtıra ve sair anti demokratik uygulamalarla seçmenlerin iradesine ipotek koyanlar, “ittifak” içerisindeyken aldıkları oyları “emanet” olarak kabul etmeyip “silah” olarak kullanıp gelecek seçimleri garanti altına almak isteyen ve asırlık – devlet kuran parti olmakla övünen CHP’nin geldiği içler acısı durum – pardon yaşattıkları rezillikler – arşı geçti. Bunlara güvenip bu aziz vatanı teslim edebilir miyiz, tabii ki hayır!...
Şimdi gelelim AK Parti’ye;
14 Ağustos 2001’de kurulup önümüzdeki ağustos ayında “çeyrek asrı” nı dolduracak olan ve kuruluşunu takip ettikten bir yılı aşkın bir zaman sonrasında (03 Kasım 2002 seçimlerinde) iktidara gelip halen daha iktidarda olan AK Parti, önümüzdeki süreç içerisinde yeniden iktidara gelebilmek ve ERDOĞAN’ı cumhurbaşkanı seçtirebilmek adına daha çok dikkat etmesi gerekiyor.
Ülkemiz etrafındaki savaşlar (Rusya – Ukrayna savaşı, ABD – İsrail ve İran savaşı direkt olarak da bizleri etkiledi), ekonomik krizler, piyasaların yaşattığı olumsuz durumlar, korona virüsten bu yana insanların “gelecek” adına ümitlerinin yıkılması ve yaşama heveslerinin kalmaması, emekliye verilen zamların düşük olması – insanca yaşamayı karşılamaması, asgari ücretlerin “insanî yaşam” seviyesinde olmaması, tarım ve hayvancılık alanlarındaki eksiklikler, kalifiye elemanlarının bulunamamasından dolayı sanayi üretimlerinin durma seviyesine gelmesi ve bunlara benzer ne kadar olumsuzluklar varsa bunlara akıl – mantık ve ülke gerçekleriyle örtüşen çözümlerin getirilmesi gerekir. Yüreğimize su serptiren savunma sanayiindeki gelişmelerle kalkınma hamlesini bir sonraki boyuta taşıyamayız.
AK Parti iktidara gelirken ortalık güllük gülistanlık değildi ama şu anki geldiğimiz noktada da her ne kadar tasvip etmediğimiz şeyler olsa da bu 03 Kasım 2002 seçimlerinden önceki durumlarla bile kıyas yapılmaz. Buna da “kötünün iyisi” diyemeyiz, hani “beterin beteri var!” diye eski bir söz vardı. Daha beterlerini yaşamamak, adaletsizliklerle karşılaşmamak, neslimizi ve devletimizi korumak, ağzını açmış aç kurtlar – kana doymayan vampirler sürüsü gibi bekleyen düzen ve oyun kurucularının senaryolarına oyuncu olmamak adına atılan her adıma dikkat etmeliyiz.
Bu ya da önümüzdeki yıl ekim – kasım aylarında yapılması planlanan adına “ara” ya da “erken seçim” deseniz de bunun alt yapısının şimdiden yapılması, iktidar ve demokrasi kültürünü özümseyen – sahip çıkan bileşenlerin sahada projelerle ve yatırımlarla kendilerini tanıtabilmeleri için iyi bir seçim planlaması yapılmalı, her türlü olumsuzluğa rağmen önümüze getirilen / getirilecek olan sandıklara gitmemiz gerekiyor. Seçimlere katılım oranının yüksek olması lazım. Seçim günü önümüze koyacağımız oy pusulaları ile baş başa kaldığımızda tercihimizi iyi yapmalı, 25 yıllık (çeyrek asırlık) süreç içerisinde gördüğünüz / gördüğümüz kötülükleri ya da yanlışları bir tarafa bırakıp iyiler aklımıza gelmeli ve iyinin de iyisini gelecek dönemlerde nasıl yapacaklarımızı düşünmeliyiz.
AK Parti’yi destekleyen, onlara oy veren 3K diye adlandırdığım kırgınlar – kızgınlar – küskünler olabildiği gibi bu iktidarı nemalanmaları için kullanan şakşakçı – yağcı – yalaka – art niyetli (hocam ve aynı zamanda hem Rize’den ve hem de İstanbul’dan da hemşehrim, 1999 genel seçimlerinde Rize’den MHP milletvekili adayı olan merhum Ömer Lütfi METE’nin “İnsanın söz konusu olduğu yerde hiçbir şeye şaşırmam.” dediği tiplerdeki) insanlar da olabilir. Zaten kimseden dört dörtlük olmayı beklemeyin. İnsanlar; “fabrika malı” gibi değildir, kabul etseniz de etmeseniz de herkesin kendine göre bir düşüncesi ve tercihi olabilir. Bunlara saygı duymak zorundasınız ama beterin beterinin olduğunu da unutmamanız lazım.
Bizler ömrünü milliyetçilik – muhafazakârlık davasına adayan, vatanı – milleti ve devleti için uğraşan dava neferleri olarak derdimiz; kimseye yol göstermek – akıl vermek veya birilerine manifesto çekmek de değildir. Bizim derdimiz; yağcılık, yalakalık, yağdanlık, yandaşlık, şakşakçılık yapmak da değildir. Biz; çiğ yemedik ki karnımız ağrısın. Biz, sırtımızı; iktidara veya devlet kurumlarına dayamadığımız gibi kimseden de ihale almadık, takibi yapmadık, yapmıyoruz, yaptırmıyoruz. Derdimiz; dava ve ideolojilerimize sahip çıkan – temsil eden siyasi partileri iktidara taşıyarak devletimize – vatanımıza ve milletimize sahip çıkmaktır. Herhalde en büyük kayıplarımız (!) da bunlar olsa gerek.
Bu milletin 3000 yıllık “devlet kurma geleneği” vardır. Bu devletin demokrasiyle tanışması yaklaşık 150 yıl olmuştur. 100 yılı aşkın cumhuriyet geçmişiyle hiçbir zaman iyi ya da kötü iktidarsız – başsız kalmamıştır, gene de kalmaz ama eski zihniyetlerle yönetilmeyi ve o süreçleri – o karanlık günleri bilmeyen nesil ya da AK Parti’nin kurulması ve iktidarıyla doğanlar geçmişi bilmiyor, bilmedikleri gibi de okumuyorlar, bilenleri dinlemiyorlar, “her yer güllük gülistanlıktı!” diye zannediyorlar. İşte bu yüzden önümüzdeki bir yıl ya da birbuçuk yıllık süreç içerisinde bunları çok iyi – bire bir anlatmamız gerekir. Herkes başını eline alıp düşünmesi ve kararı – tercihleri de buna göre yapması lazım
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK