ABD/İsrail'in İran'a saldırması sonrasında yapılan yorumları dikkatli bir şekilde irdelediğimizde büyük ölçüde derinlikten yoksun olduklarını görürüz.
Yapılan yorumlarda ideolojik/mezhepsel ön kabullerin yanında klişelerin de etkili olduğu görülmüştür. Bazıları ise kendilerini resmi devlet görevlisi gibi konumlandırarak, resmi merciler tarafından yapılan açıklamalar ile paralel yorumlar yapmayı tercih etmişlerdir.
Yapılan yorumlarda yanılma payının olmasının anlaşılır olduğu söylenebilir. Fakat derinlikten yoksun, başkalarının yorumlarını, kavramaktan uzak bir şekilde, sanki kendi görüşüymüş gibi aksettirilmeye çalışılması da ayrı bir sorun.
Çok az bilgi ve donanımla çok büyük kelimelerin arka arkaya sıralanmasına alışmış durumdayız. Yapılan yorumların kısa bir süre içinde boşa çıkması da bir şeyi değiştirmiyor; kıvraklıkla yorumlara devam ediliyor.
Bazıları bilinçli bir şekilde ABD/İsrail ile İran'ın danışıklı dövüş yaptığını ısrarla dillendirdiler. Hâlbuki böyle bir şey söz konusu bile olamazdı. Uzun zamandır imha edilmek istenen ülkelerden birisi olarak İran görülmekte ve buna yönelik planlar yapılmaktaydı. Yaşananları danışıklı dövüş olarak tanımlamanın cehaletten öte bir gerekçeye dayanıyor olması lazım.
Benzer şekilde Hizbullah ve Husilerin samimiyetini sorgulayanlar da hiç eksik olmadı. Halbuki hem Hizbullah hem de Husiler bütün varlıklarını ortaya koyarak İsrail'e karşı mücadele ettiler ve çok bedel dediler ve ödemeye devam ediyorlar.
Bazıları ise mezhepsel farklılıkları ön plana çıkararak, bizim için iki tarafın da aynı olduğunu, iki tarafın birbirini vurmalarının bizim için iyi bir şey olduğunu savundular. İran'ın uzun yıllar Şii Hilali projesi çerçevesinde Sünnilere karşı çok büyük zulüm yaptığını söylemeye bile gerek yoktur. Bu durum İsrail ve ABD'ye karşı verdiği mücadeleyi görmemizi engellememelidir. Mezhepler üzerinden İslam kardeşliğini zedeleyenlerin yaptıkları yorumların Siyonizm'e doğrudan veya dolaylı olarak hizmet etmek anlamına geldiğini de unutmamak gerekir.
İran'ın Körfez ülkelerine yapmış olduğu saldırıların büyük bir stratejik hata olduğunu savunanlar da çok fazla. Halbuki yapılan saldırılar ABD'nin üsleri ve kurduğu sistemin temel dayanaklarına yönelikti. Siyonizm'in maşası olan, ülkesinin İran'a saldırı için kullanılmasında sakınca görmeyen devletlere karşı yapılan saldırılar yanlış olmadığı gibi çok doğru hamlelerdi. Böylece hem ABD'nin bölgedeki askeri varlığına kalıcı ve uzun vadeli bir darbe indirildiği gibi, Siyonizm'e hizmet eden yapıların da savaşın bitmesi için müdahil olmasına neden oldu.
Resmi olarak Türkiye'nin körfez ülkelerine yapılan saldırıları kınaması anlaşılabilir. Uluslararası hukuk ve meşruiyet bağlamında olması gereken tam da bu tür açıklamalardır. Fakat İran'ın adımının çok büyük hata olduğunu söyleyen veya yazan gazeteci ve yorumcular doğru analiz yapmamışlardır. Bu sayede savaşın rengi değişti.
Türkiye'ye atıldığı iddia edilen İran füzeleri üzerinden İran'a parmak sallayan ve bunun bedeli olur vari yorumlarla Türkiye'yi İran'a saldırmaya teşvik eden yorumları da bir tarafa not etmek gerekir. Bu süreçte Siyonistlerin tam da arzu ettiği şey buydu. Halbuki doğru olan yaklaşım, Türkiye'nin hiçbir şekilde ABD/İsrail ile birlikte hareket etmemesi ve körfez ülkelerini de bu yünde teşvik etmesiydi. Nitekim bunu hakkıyla yerine getirdi Türkiye.
Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasının da çok büyük hata olduğunu, bu adım dolayısıyla İran'ın meşruiyet temelinden uzaklaştığı savını savunanlar da vardı. Sürecin tam da İran'ın istediği şekilde geliştiğini hep beraber gözlemliyoruz. Dünyanın canı yanmadan bu işin bitmesi mümkün olamazdı.
İran'ın teslim olması için gün sayanlar da yanıldıklarını bir süre sonra görmeye başladılar. İran'ın tarihini, inancını ve toplumsal yapısını bilmeden yapılan yorumlarla, sağlıklı bir dış politika analizinden ziyade günlük değişen, derinlikten uzak söylemlere sahayı bırakmış oluruz.
“Acem Oyunu” tabirinin ne demek olduğunu bu coğrafyada yaşayanlar bir şekilde bilmekte ve kullanmaktadır. Fakat ABD ve İsrail acı bir şekilde “Acem Oyunu”nun ne demek olduğunu öğrenecekler.
Prof. Dr. Abdulvahap Akıncı/TİMETÜRK