Dolar

44,4458

Euro

51,1272

Altın

6.389,13

Bist

12.698,19

Savaşın kazanan ve kaybedenleri

1 Saat Önce Güncellendi

2026-03-30 00:45:46

Prof. Dr. Abdulvahap Akıncı

Savaşlar üzerinden kazanan ve kaybedenler noktasında bir analize girmeden önce ahlaki yönünü tartışmak ve meşruiyetini sorgulamak gerekir. Bu yaşadığımız savaşta, tıpkı daha önce yaşananlar gibi, kan üzerinden belli ekonomik ve teolojik amaçlara ulaşmak için bütün insani değerleri ayaklar altına alan devletlerin, daha doğru bir ifadeyle, terör devletlerinin sorumluluklarının altını çizmek gerekmektedir.

Maddi amaçların itici güç olarak daha etkili olduğu ABD ile hastalıklı teolojik inançları ile hareket eden İsrail'in dünyayı içine soktukları kaos, kan ve gözyaşını bir tarafa not etmek gerekir.

Savaşı başlatanın ABD-İsrail ikilisi olduğu, birinin enerjiyi kontrol ederek rakiplerini etkisiz kılmak isterken diğerinin vadedilmiş topraklar inancının bir gereği olarak her türlü katliamı yapmaktan geri durmadığı açıkça görülmektedir.

Savaşta kimlerin ne amaçladığı ve sonunda neyi elde edecekleri üzerinde bugünkü resim üzerinden bir analiz yapmaya çalışacağım.

Her ne kadar savaşın İsrail'in dayatması ile gerçekleştirildiği, bunun ABD'nin işine yaramadığı dillendirilse de bizler reel durumu dikkate almak zorundayız. Israrla ABD'yi ve Trump'ı masum veya mahkûm gösterme anlayışından vazgeçmek zorundayız. ABD bu işin bir parçası ve hatta temel sorumlusudur.

Bu savaş ile ABD enerji kaynaklarını kontrol etmek ve rakibi olan Çin'e ekonomik bir darbe vurmak istemiştir. Enerji kaynaklarını kontrol etmek isteyen ABD'nin Venezüella'yı kontrolü altına alması ve diğer Latin Amerika ülkelerine dair planları da bu konuyla ilintilidir. Çin'in ihtiyaç duyduğu enerjiyi temin ettiği en önemli alanlardan biri Venezüella diğeri ise Körfez ülkeleridir. ABD'nin sırf İsrail istediği için bu işe girdiği iddiasını ortadaki somut gerçeklik anlamsız kılıyor.

Peki ABD bu işten kazançlı çıkacak mı?

Konuyu farklı boyutlarıyla ele almak gerekir. Çin ekonomisine vurulacak bir darbe rekabette ABD'ye avantaj sağlayabilir. Kendi kontrolündeki enerji kaynaklarını dünya piyasasına yüksek fiyatlardan sunabilir. Fakat işler istediği gibi gelişmeyebilir.

ABD her şeyden önce Körfez'i kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Bu ülkeler verdikleri onca paraya rağmen ABD'nin kendi güvenliklerini sağlamak gibi bir derdi olmadığını gördüler. Onca para harcanarak inşa edilmiş olan ABD üslerinin İran füze ve dronları tarafından imha edilmiş olması ABD'nin süper-yenilmez güç konumunda olduğu algısının yerle bir olmasına neden oldu.

Bu süreç ABD'nin Ortadoğu'dan atılmasını sağlayabilir.

Avrupa ülkelerinin ABD'ye olan güveni de bu süreçte tamamen bitmiştir. Güvenliklerini ABD ve NATO'ya havale etmenin yanlış bir yaklaşım olduğunu öğrenmiş bulunuyorlar. Dolayısıyla artık yekvücut bir Batı Bloğu söyleminden bahsetmek anlamsızlaşmıştır.

Savaşta kazananın İsrail olduğunu söylemek de gerçekçi olmayacaktır. ABD olmadan İsrail'in askeri anlamda bir karşılığı olmadığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Ordusu olmayan Gazze ve Lübnan'ın dar bir şeridinde bile başarılı olamayan, hava savunma sistemi kevgire dönen İsrail için sonun başlangıcında olduğumuz söylenebilir.

Her şeyden önce İsrail'de yaşayanların güvenlik algılarının kökten değişmiş olması, bu terör aparatının varlığı açısından ciddi bir risk konumundadır. Acımasızca katliam yapan ruh hastaları aynı zamanda aşırı derecede korkaklar. Dolayısıyla kendi gelecekleri ile ilgili en ufak bir endişe durumunda ülkeyi terk edeceklerdir.

Uygulanan onca sansüre rağmen hem Hizbullah hem de İran tarafından atılan füzelerle ciddi kayıplar yaşamakta ve varoluşsal bir çıkmaza girmiştir. Lübnan'da işgal etmeye çalıştıkları bölgelerde kalabilmeleri de mümkün görünmüyor.

İran bu savaşın hem mağduru hem mazlumu hem de kısmen galibi olacak gibi görünüyor. Savaş başladığında ortaya çıkan onca istihbarat, hava savunma vb. bağlamlardaki zafiyetlere rağmen sahip olduğu devlet geleneği, haklılığı ve rejimin kurumsallaşmış olması aşamalı olarak daha başarılı bir noktaya gelmesini sağladı. Sadece İsrail'e değil ABD'ye karşı da savaşabileceğini ortaya koydu. Kendisine yapılan her saldırıya misli ile cevap vermeyi başardı. Körfez ülkelerindeki ABD üslerini imha etmeyi başardı. Kendisine tuzak kuranları o tuzağın içine doğru yönlendirdi. ABD'nin dokunulmaz denilen uçak gemilerine denizleri dar etti. Dolayısıyla kendi konseptine uygun tekniklerle rakiplerine beklemedikleri zararları verdi.

Bu savaşta çok can ve mal kaybetmiş olsa da bir olmayı başaran İran halkı, Batı'nın bölgede kurmak istediği oyunu darmadağın ettiği gibi, Hürmüz Boğazı noktasında attığı adımlarla da ABD'nin hegemonyasına büyük bir darbe indirmiştir. Bu süreç doların hakimiyetine de büyük bir darbenin inmesi ile sonuçlanabilir.

Çin, bu süreçte en fazla zarar görme potansiyeli olan ülkelerden birisi olmakla birlikte orta ve uzun vadede karlı çıkacaktır. ABD'nin hegemonyasının kırılması ve başta Ortadoğu ve Avrupa olmak üzere güveni kaybetmesi Çin'e alan açacaktır. Bu süreçte İran'a verilen askeri destek noktasında istikrarlı davranması karlı çıkmasını sağlayacaktır.

Rusya bu işin kazananlarındandır. Bir taraftan elindeki enerjiyi daha pahalıya satma fırsatı elde ederken diğer taraftan da bu enerjiyi silaha dönüştürmesi pek mümkündür. Süreç Rusya'yı daha güçlü kılma potansiyeli taşıyor.

Avrupa ülkeleri ise bu sürecin net kaybedenleridir. Hem Rusya-Ukrayna hem de ABD/İsrail-İran savaşı Avrupa'ya büyük zarar vermiştir ve verecektir. Enerji ve savunmada dışa bağımlı olmalarından kaynaklı olarak bu süreç sonunda ciddi bedeller ödeyeceklerdir.

Körfez ülkelerine gelince; devlet olamadıkları, ABD'nin bölgedeki taşeronu olmanın ötesinde bir anlam ifade etmedikleri ortaya çıkmıştır. Onca zenginliğin kendilerine güvenli bir gelecek sağlamadığını acı tecrübelerle görmüş oldular. ABD'ye güvenerek çok büyük hata yaptıkları net bir şekilde ortaya çıkmış oldu.

Türkiye'ye gelince;

Türkiye gerek bölgemizde yaşanan gerekse başka bölgelerde ortaya çıkan sorunlara ilkesel bir bakışla yaklaşmayı başaran bir ülkedir. İstikrarlı ve güven veren dış politik söylem ve eylemleri ile “vicdanın sesi” işlevini görmektedir.

Türkiye, dünyanın nasıl büyük bir kaosa sürüklendiğinin farkında olarak hem kendi savunma gücünü artırma noktasında ciddi adımlar attı hem de diplomasi yoluyla sağlam bir ağ kurmaya çalıştı. Bir taraftan “Terörsüz Türkiye” derken diğer taraftan “Terörsüz Bölge” dedi. Herkes için adalet talebini en üst tonda, her zeminde dillendirdi. Bölgemizdeki sorun alanlarını akılcı ve sabırlı bir şekilde çözüme kavuşturma mücadelesini verdi. Libya'dan, Suriye'ye, Sudan'dan Somali'ye kadar geniş bir açı içinde mevcut sorunları çözüme kavuşturmaya çalıştı ve kısmen de başarılı oldu.

Türkiye hem Balkanlarda hem de Türk dünyasında barış ve işbirliğinin zeminini güçlendiren adımlar attı. Bölgenin en önemli konularında inisiyatif almaktan kaçınmadı. Düne kadar en önemli sorunlardan biri olan Karabağ artık sorun olmaktan çıktı ve Ermenistan ile ilişkiler sağlıklı bir zemine doğru evrildi.

Türkiye, verdiği sözlerin gereğini hep yerine getirdiği için güvenilirliği arttı. İlkesel tutumu dolayısıyla hemen her ülke ile konuşabilir bir ülke konumuna geldi. Yakın bölgemizdeki çatışmalarda söylem ve eylemleri ile tarafların saygısını kazanmayı başardı. Rusya-Ukrayna savaşında ilkesel bir tutum takınarak iki tarafla da ilişkisini devam ettirdiği gibi, savaşın küresel ölçekte yol açtığı bazı sorunların çözümünde de anahtar işlevi gördü.

ABD/İsrail-İran savaşında da Türkiye ilkesel tutumuyla hareket etmeyi ve savaşın dışında kalmayı başardı. Barışı sağlamak için yaptıkları dolayısıyla hem İran hem de ABD'nin teşekkür ettiği ülke konumunda yer almaktadır.

Trump'ın Türkiye ve Erdoğan ile ilgili sözlerine çok büyük anlam yüklenmesini, bu övgü dolayısıyla takla atılmasını da doğru bulmadığımı belirtmek zorundayım. Türkiye ABD'nin talimatıyla hareket etmemektedir. Trump gibi bir katilin övgülerinde bile bölgesel düşmanlık çıkarma, İran ile oluşan güveni zedeleme amacı olduğunu da unutmamak gerekir.

Türkiye'nin Katar ile olan ilişkisinin Katar'a olumlu yansıdığı daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Süreç sonunda Türkiye'nin Körfez ülkelerinin güvenliği noktasında daha fazla sorumluluk alması beklenebilir. İslam ülkelerinin ortak güvenlik şemsiyesi oluşturmaları mümkündür.

Bu yaşananların sonunda kazananların başında Türkiye gelecektir. Enerjinin dağıtımı ve güvenlik noktasında merkezi bir konum elde edeceği görülmektedir.

Prof. Dr. Abdulvahap Akıncı/TİMETÜRK

Tüm Yazıları

SON VİDEO HABER

Poligondan silah çalan çocuk hakkında karar

Haber Ara