SON HABERLER
Sol Ok
Sağ Ok
ANASAYFAGÜNDEMPOLİTİKATÜRKİYEDÜNYAYAŞAMEKONOMİSPORFETVAİSLAMÇEVİRİSAĞLIKTEKNOLOJİFOTOVİDEO

Adil Gülmez

Genel kültüre dayalı eğitim süreci


17.02.2017

Ayakta kalabilmek, rahat ve huzurlu bir hayatı yakalayabilmek, uluslararası yarıştan kopmamak, üstelik ön plana çıkabilmek ve geleceğe uzanabilmek için bir milletin en öncelikli meselesi eğitim olmalıdır.

Günümüzde her yönüyle öne çıkan ülkelerin geldikleri bu seviyeleri iyi bir eğitimle yakaladıkları tartışma götürmez bir gerçektir.

Bir başka ifadeyle milletler, değişik zaman dilimlerinde bireylerini çağın gerekleri olan bilgilerle ne ölçüde donatmışlarsa o ölçüde başarılı olmuşlar ve bilgi çağının içinde yer alabilme şansını yakalayabilmişlerdir.

Buna karşılık, vatandaşını çağın gerektirdiği bilgiler yerine, belli bir ideolojinin dar kalıpları içindeki bilgilere oyalayan ülkeler, onayladıkları bilgiler ve amaçladıkları hedefler yönünden kendilerine göre oldukça iyi bir eğitim vermelerine rağmen; hem bilgi çağının dışında kalmışlar hem de özledikleri ve önemsedikleri ideolojilerinin yıkılmasına engel olamamışlardır. Sovyetler Birliği bunun en son, en açık ve en çarpıcı örneğidir.

Dünya sahnesinden silinip yıkılmamak için, öncelikle çağın gerektirdiği bilgilerin tarafsız bir gözle ve doğru bir şekilde belirlenmesi gerekir.

Böyle bir tespitin dayatmacı bir zihniyetle; ideolojinin daracık kalıplarına sıkıştırılmış bir kafa yapısıyla; ben yaparsam olur ya da ben yaptım oldu vurdumduymazlığıyla; ben her şeyi bilirim ya da her şeyi sadece ben bilirim ahmaklığıyla; devlet olarak ben ne dersem olur anlayışıyla sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi mümkün değildir.

O halde, çağın gerektirdiği bilgileri kim/kimler nasıl, hangi ölçülere dayanarak tespit edeceklerdir?

İlk bakışta cevaplandırması zor bir soru gibi gözükmesine rağmen; bu hiç de öyle zor bir soru değildir.

Öyleyse, nedir bu sorunun cevabı ve bu cevabı kim/kimler verecektir?

Dikkatli bir gözle bakıldığında, bu tespitte hak ve yetki sahibi olan iki ana faktörün, belirleyici gücün varlığı derhal görülecektir.

Birinci faktör, hayatın bizzat kendisidir ve asıl belirleyici güç odur. Gerçekten de, hayat neyi gerektiriyorsa, zaman neyi gerektiriyorsa, gün neyi gerektiriyorsa çocuğa bilgi olarak o verilecektir.

Hayatın, zamanın, günün ne gerektirdiğini ya da gerektireceğini bilmek ise hiç de zor değildir.

Çevreye şöyle bir bakmamız ve çağın nereye doğru gittiğini görmemiz, bu sorunun cevabını bulmamız için yetecektir.

Fakat çağa gözlerimizi kapar ya da görmek amacıyla bakmazsak… Üstelik kimi ön kabuller doğrultusunda çocuğun beynini yıkayıp, onu ideolojimizin bekçisi yapmak amacıyla ne işe yaradığını kimselerin bilmediği arkaik bilgileri çocuğa enjekte etmeye kalkışacak olursak, hayatın, zamanın, günün, kısacası çağın gerektirdiği bilgilerin ne olduğunu bulmamız ve bilmemiz hiçbir şekilde mümkün olmayacaktır.

Çağın neler gerektirdiğin en çarpıcı ve en açık örneklerini üretim alanlarında görüyoruz.

Dün gündemimizle olmayan, üstelik hayalini bile edemeyeceğimiz, yüzlerce ve hatta binlerce ürünün bugün üretimi yapılıyor; bu ürünleri daha da geliştirmenin, daha da kaliteli yapmanın ve ucuza mal etmenin yolları aranıyorsa; bütün bu arayışların nedeni bugünün yani çağın gerektirdikleri içindir.

Günümüz dünyasında, ayakta kalmak isteyen her millet, günün ve çağın gerektirdiği bu ürünü üretebilmek için gerekli teknolojik bilgileri edinmek, bu bilgileri sürekli geliştirmek ve yenileştirmek zorundadır.

Aksi halde kılık kıyafetiyle, oturup kalmasıyla, yiyip içmesiyle, afrası tafrasıyla, kısacası her çeşit monşerce davranışlarıyla, kendisini çağdaş sansa bile çağın tamamen dışında kalmıştır da haberi bile olmamıştır.

Hayat gerçekten son derece dinamiktir; yeter ki bizler hayatın bu dinamizminin önünü kesmek için çaba göstermeyelim.

Hayat durağanlığı sevmediği gibi, boşluk da kabul etmez.

Eğer insanlar hayatın dinamizmine ayak uyduramaz ve onun boşluklarını iyi, güzel ve kendileri için yararlı şeylerle dolduramazlarsa; o boşluklar, başkaları tarafından kötü, çirkin, zararlı şeylerle doldurulacaktır.

Bu nedenle insan zamanla yarışmak ve hayatın boşluklarını zamanında ve istediği biçimde, iyi, güzel, yararlı şeylerle doldurmak zorundadır.

İşte bu noktada insana bir gözleyici, bir yol ve yön gösterici, bir elinden tutucu ve yardımcı olucu gerekir.

Bir başka ifadeyle, insanı birinci derecede yönlendiren, herhangi bir konuda motive eden ilk faktör günün ve çağın gerektirdikleriyse… İkinci faktör, insanın en yakınları olan anne babası, yakın akrabaları ve aile çevresidir. Bunlar çocuğun hangi bilgilerle donanması ve bezenmesi gerektiğine karar verecek olanlardır.

Aslında demokrasinin ve insan haklarına saygının gereği budur. Çünkü demokrasilerde çocuğun sahibi yani velisi anne babasıdır. Hiçbir şekilde devlet değildir. Devletin velayeti komünist ülkelerde söz konusu olabilir.

Bir başka ifadeyle, komünist ülkeler dışında, millet adına devlet yönetimini ellerinde tutanların milletin iradesine ve doğal haklarına ipotek koyma hakları yoktur.

Üstelik eğitim hiçbir şekilde devletin görevi değildir.

Eğer bir ülkede herkes, kendi üzerine düşen görevi yaparsa, o ülkede hem gelişme hem de kalkınma olur. Bunun doğal sonucu olarak o ülke güçlenir ve diğer ülkeler arasında saygın bir yere sahip olur.

Eğitim sistemi üzerinde söz ederken, konuya iki ayrı açıdan bakmak gerekmektedir…

İlki sistem açısından…

İkincisi uygulama açısından…

Gerçekten de, mevcut eğitim sistemimizle insanımızı yetiştirmemiz, bilgi çağını yakalamamız uluslararası yarıştan kopmamamız, büyük başarılara imza atmamız zor görünmektedir.

Bunun nedenlerini şöyle sıralayabiliriz;

İlkokuldan başlayarak lise sona kadar devam eden on iki yıllık mecburi eğitim süreci. Bu süreç, çocuğun kafasını karıştırmaya, zihnini tahrip etmeye, gönlünü incitmeye yönelik öyle bir eğitim sürecidir ki; çocuk akla gelebilen her konuda ders almak, aldığı bu derslerden başarılı olmak zorundadır.

Yakından bakınca daha kolay görülebileceği gibi, bu eğitim sürecinde tıpkı aşure çorbasına benzer şekilde, her şeyden biraz bir şeyler vardır.

Ve her şeyden biraz bir şeylerin öğretildiği, fakat herhangi bir şeyin çok iyi öğretilmediği bu eğitim süreci, ülkemiz ortalamasına göre, insan ömrünün yaklaşık yüzde onaltı-onyedilik bir kısmına karşı gelmektedir.

Bir eğitim sürecinde bu kadar farklı ders okutulmasının anlamı, çocuğun nereye gideceğinin ve ne olacağının belli olmaması olarak özetlenebilir. Gerçekten de, oniki yıllık bu eğitim dönemini, yolu ve yönü belli olmayan, tamamen genel kültüre dayalı, bir eğitim süreci olduğunu görüyoruz. Üstelik genel kültür adı altında verilen bu bilgilerin büyük çoğunluğunun, güncellikten uzak eski, dolayısıyla yanlış olduğunu söylemek pek de abartılı bir değerlendirme olmayacaktır.

İletişim teknolojisinin çok geliştiği ve her türlü sınırı kaldırdığı günümüz dünyasında, genel kültür edinmek isteyen bir genç, bu bilgileri çok daha fazlasını ve doğrusunu, çok daha kısa sürede, daha kolay, daha masrafsız öğrenme imkânına sahiptir.

Çocuğun ilgi alanını hiç dikkate almadan, her şeyden biraz bilsin, belki ileri de lazım mantığıyla, kimi bilgilerin, temcit pilavı gibi ısıtılıp tekrar çocuğun önüne konmasını bilginin şimşek hızıyla değiştiği bu çağda, bilimsellikle bağdaştırmak mümkün değildir.

Ülkemiz eğitim sistemi bu açmazdan kurtarılamayacak olursa…

Eğitim seviyesinin bir yerlere gelmesi, bu eğitim sistemimizde yetişen insanlarla bilgi çağında kendimize yer bulmamız imkânsızdır.

Bugünkü eğitim sisteminin, gençlerimizi eğitmesi, çağı yakalaması, bilgi çağının içinde yer alacak bir gençlik oluşturması çok zor görülüyor.

İlkokuldan başlayarak üniversite sona kadar eğitim sistemimiz açmazlarla doludur.

Bu açmazları şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Eğitim sürecinin tamamı, gerek ders çeşidi gerekse derslerin içeriği bakımından özden ve esastan uzak olup; eğitimin belli bir yönü ve hedefi yoktur. Bir başka ifadeyle, hangi derslerin niçin okutulduğunu ve hangi konuların niçin o dersin içinde yer aldığını, hiç kimse net bir biçimde söyleyemez. İşte bu haliyle eğitim, bir tereddütler yumağıdır ve her şeyden biraz ihtiyaç duyulan bir aşure çorbası görünümündedir.

  2. Sistem, bir bütün olarak daimi bir korku içindedir ve bu korku aynıyla eğitime de yansımaktadır. Buna göre, ülkede birileri bir şeyler yapacak ve sistemin kaymağını yiyenleri iş başından uzaklaştıracaktır. Dolayısıyla, bu birilerine imkân tanımamak ve fırsat vermemek için, gerekliliğine, ilmi olup olmadığına bakılmaksızın, eğitimin belli kabulleri, belli tabuları olmalı ve eğitim bu kabullerin ve tabuların oluşturduğu bir kalıba oturtulmalıdır.

  3. Ülkemiz eğitim sisteminin esası, diplomalara ve bu diplomaları kazanmak için harcanması gereken sürelere endekslidir. Yani eğitim tamamen şeklidir, muhteva hiçbir şekilde önde değildir. Bu nedenle, insanımız, genel olarak bilgisiyle öne çıkmayı değil etiketiyle öne çıkmayı sever duruma getirilmiştir.

  4. Ülkemiz eğitim sisteminin belki en büyük çelişkisi iyi olsun kötü olsun, yararlı olsun zararlı olsun, hiçbir şeyi tam olarak öğretmemesidir. Öğrenmeyi sürekli olarak bir sonraki eğitim dönemine, daha açık bir ifadeyle bir başka bahara bırakması sistemin en önemli çıkmazıdır. Bu nedenle, üniversite eğitiminin adı, anahtar eğitimidir.

  5. Sistemi ellerinde tutanlar dolayısıyla, devamı adına milletten alınanların başına çöreklenme imkânına kavuşanlar, iyi yetişmiş yani bilen insandan hoşlanmamaktadır. Bu bakımdan yarım adam yetiştiren sistem, sistemin ağalarının işine gelmektedir.

  6. Sistemin bir başka açmazı ise sistemin bütününde olduğu gibi, eğitim sisteminde de sistemin ağalarının, yanlış da olsa kendilerine ait orijinal hiçbir fikirlerinin ve görüşlerinin olmayışıdır. Bu nedenle, beğenmeseler de sisteme dokunmaya, şurasında burasında tadilat yapmaya cesaret edememektedirler. Gerçekten de düzeltelim derken daha da bozarsak korkuları yabana atılacak cinsten değildir.



 

Sistemin ağaları açısında konuya baktığımızda sivil anayasa yapımına direnenlerin gerekçelerini anlayabilirsiniz.

*

Bu sistem içinde yapılacak kimi düzenlemelerle gençlerimizi biraz daha bilgili hale getirmek mümkünse de evrensel yarıştaki kayıplarımızın telafisi için “Biraz daha bilgili olmak yeterli olmaz”.

Yeni bilgiler ve yeni teknolojiler üreterek, bilgi çağının içinde yer alabilecek yepyeni bir gençlik yetiştirebilmek için yeni bir eğitim sistemini aramak ve bulmak zorundayız.

Bu yeni eğitim sisteminin ana unsurları şunlar olabilir:

  1. Sistem bilgi çağının gereklerine uygun bilgileri içermeli; eğitim, hayatın ihtiyaçları göz önüne alınarak düzenlenmelidir.

  2. Sistem, anne-babanın ve çocuğun tercihlerine cevap verecek biçimde olmalıdır. Çocuk geleceğin büyüğüdür, hür olarak yaratılmıştır, hür olarak yaşama hakkına sahiptir. Sistem tarafından kobay gibi görülen ve gençlik yıllarını dayatmalarla geçiren bir insanın hayatının ilerleyen yıllarında gerçek anlamda hür olması mümkün değildir.

  3. Sistem, “Ağacı yaşken eğecek”, “Demiri tavında dövecek”, “Su akarken testiyi dolduracak” biçimde sürekli ve yoğun olmalıdır.

  4. Sistem, malumat sahibi olanı değil de eğitim sürecinde öğrenen ve bilen insanlar yetiştirmelidir.

  5. Sistem, mevcut kaynakları ve her türde atıl kapasiteyi en iyi şekilde değerlendirecek biçimde olmalıdır.



    YORUM YAZ

YORUMLAR

Foto Galeriler Videolar Yazarlar Günün Özeti
TİMETÜRK SON HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
SON YORUMLANANLAR