Siyaset, vakıf, dernek, devletin etkili – yetkili kurumlarındaki mevki ve makamlarda uzun süreli görev yapmak ve bunu sürdürebilir hâle getirmek; hem zordur ve hem de kimseyi memnun edemez, gönüllerini hoş tutamazsınız. Buna bir de cemaat – tarikat gibi “maneviyat” ın tavan yapması gereken dinî grupları eklerseniz durum daha da vahim bir hâl alır. Çünkü isteklerin – taleplerin sonu gelmez.
Son zamanlarda birçok kurum – kuruluş, vakıf – dernek ve siyasi partilerden gelen kokuşmuşluk sesleri artık tuzun bile veryansın etmesine, yetersiz kalmasına sebep oluyor. Cemaat ve tarikatlardan “imdat” sesleri geliyorsa diğer tabakalardan da gelen seslere “normal” (!) gözle bakılıyor. Öyle ya; maneviyat koktuysa maddiyatın kokmasının ne önemi (!) var, değil mi?!...
Döviz – borsa – altın – faiz - fon gibi malî konularda sadece kısmen bilgimizin olduğu ve ilgi alanımızın dışında da kaldığı için bu alanlarla ilgili mümkün mertebe bir şeyler yazmaz, söylemez ve haddimizi bilip bir kenarda otururuz. Bu konudaki mevzuyu ilgililerine havale eder, onların bizleri aydınlatmasını bekleriz. Ancak sokaktaki insanların bile anlayıp yorum yaptığı güncel gelişmeler karşısında bizler de mutlaka bir şeyler söyleme – yazma gereksinimini duyuyor ve tepkilerimizi ortaya koymayı hissediyoruz. Bu, aynı zamanda; insan olmanın, vatanımızı - devletimizi çok sevmenin, siyaset kurumlarına olan güvenin verdiği bir tepki olarak da anlaşılmalıdır. Kimse kusura bakmasın; Tuzla birlikte birçok şey de koktuysa bizler de sesimizi çıkartacağız.
Birkaç yıldır - bilhassa 15 Temmuz 2016 hain darbe girişiminden sonra – cemaat ve tarikatlar ile bunların devlet – kurumlar – özel sektör ve şahıslarla ilgili irtibatları üzerinden büyük bir kokuşmuşluğa şahit oluyoruz. Girift ilişkiler içerisinde olanlar deşifre olunca sebep olan herkesin etekleri tutuşmaya başlıyor. Hani bizde “çiğ yemedik ki karnımız ağırsın!” diye bir söz vardır. Artık herkes yediğinin “pişmişlik” derecesine bakıyor ama o yemek “helal” mi yoksa “haram” mı kimse buna bakmıyor, hayırdır sizler hangi ara bu kadar da bozuldunuz?!...
Peki, şu hiç düşünülmedi mi;
Siyaset, zor ve dikenli bir yoldur. Bu yola çıkarken gül kokusu yerine ayağınıza batacak dikenleri de hesap etmeniz gerekir. Bunun için de başarıya gidilecek olan yolda herkesten medet umar, kapısını çaldıklarınızı “kurtarıcı” olarak görürseniz; günün sonunda istediğinize ulaştığınız zaman er ya da geç yola çıktıklarınız sizden bir şey isteyecek ve istediğini de almaya çalışacaktır. İşte bu gerçek hep göz ardı edildi ve beklenen gün gelince kimin ne verdiği – ne aldığı ortaya çıktı, çıkmaya da devam ediyor.
Siyaset; babadan oğula kalan “miras” ya da “iş” olmadığı gibi koltuğa yapışma hastalığı da hiç değildir. Bu “alan” a girdiğiniz zaman belli bir süre boyunca görev yapar, günü gelince de bırakırsınız, bırakmalısınız. Cebinde parası – harcayacak zamanı – fedakârlık yapacak eforu olmadığı halde siyasete girenler, günün sonunda her şeylerinden olurlar ama “kişilik” leri yerinde duruyorsa toplum nezdinde itibar görmeye devam ederler. İşte böyleleri yeri geldiği zaman siyaseti bırakır ve bırakmayı da bilirler. Bunlar hep arka planda durur ve ama bir şey bilmediklerinden değil “ağırlık” ları nedeniyle kendi kabuklarına çekilirler. Ya zamk veya tutkalla koltuklarına yapışıp oradan kalkmayanlar, siyaseti bırakmayanlar ne olacak yoksa bunlar Hindistan atasözünde de denildiği gibi “Eğer birileri oturduğu koltuktan kalkmakta sıkıntı yaşıyorsa, kesin altını pisletmiştir.” gerçeği mi yaşanılıyor?!...
14 Ağustos 2001 de kurulup 03 Kasım 2002 seçimlerinden bu yana iktidarda olan AK Parti; siyasete bir kalite getireceğini ve yeni yüzleri bu alana kazandıracağını, toplumun her kesimini kucaklayacağını dile getirerek yıllardır iktidarda olmayı ve burada kalmayı bildi. İktidardan nemalanan ve her alandan medet umup burada koltuğa yapışanları önlemek ve engel olmak için “üç dönem” kuralı getirildi ve bu kural kısmen uygulanıp bazılarına da uygulanmayınca bu kez parti içerisinden kopuşlar meydana geldi, “kırgınlar” – “kızgınlar” – “küskünler” adları altında cepheler oluşturuldu. Bunu cemaat ve tarikatlarla olan girift ilişkiler takip edince iş, içinden çıkılamaz bir hâl aldı. Bu, siyaset mecrasında hangi parti olursa olsun ders alınmayan – tecrübe edilmeyen alanlardan biri haline geldi. Yazık, yazık, yazık!...
Üç dönem kuralından dolayı yapılan haksızlıklar ve başkanlık sisteminin olumsuzluklarından biri olan “dışarıdan bakan atama” uygulamasının bir sonucu olarak AK Parti’den kopanlar, ya tümden siyaseti bırakmış ya da “rakip” olarak farklı parti ve oluşumlarla birlikte hareket etmişlerdir. Yüz kere, bin kere yazdık – söyledik; Milletin yakasına yapışmaktan vazgeçin, yüzleriniz eskimiş, yaşınız kemale ermekten öteye gitmiş, basit bir araç satışında bile 65 yaş ve üstü insanlarımızdan “sağlık raporu” nun istendiği ülkemizde milletimiz sürekli bir şekilde sizi görmek istemiyor, oturup anılarınızı yazın ve alanı artık gençlere bırakmayı da bilin!...
Son birkaç yıldır cemaat – tarikat ve bunların partilerle olan ilişkilerinden dolayı yapılanlara şahit olduk. Bunun üzerine bir de son bir haftadır “fon” ve “bir koyup bin kazanmak” eklendi, hayırlı (!) olsun. Arınma – aklanma nasıl olacaksa bu, bir an önce olsun. Milletimiz her gün bir skandalı duymak istemiyor. Siyaset üzerinden zenginleşenler, tüyü bitmemiş yetimlerin haklarını yiyenler, kim olursa olsun hesabını vermek zorundadır. Garibana uygulanan adalet, etrafı – çevresi – siyasî titri olanlara uygulanmayacaksa günün sonunda “mülk” de sarsılmaya başlar.
Netice itibariyle;
Kokuşmuşluğun ilk sebebi; koltuklara yapışma hastalığıdır, bir an önce o koltuklardan kalkın. Yüzünüz eskidikçe bu hastalık artmaya devam eder, yapmayın bunu!...
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK