Yükseköğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar, 27 Mart 2026’da Erzurum Teknik Üniversitesinde düzenlenen DAP Bölgesi Üniversiteler Birliği’nin (ÜNİDAP) 8. Dönem Toplantısı’nda, üniversitelerin toplumla ilişkisine dair önemli bir çağrıda bulundu:
“Üniversitelerimiz, toplumla iç içe olmalı, bilgi ve tecrübelerini halkla paylaşmalı ve sahip oldukları tüm imkânları toplumun hizmetine sunmalıdır.”
Bu çağrı takdiri hak ediyor. Çünkü üniversitenin değeri, yalnızca verdiği diplomalarla, yayımladığı makalelerle veya sıralamalardaki yeriyle ölçülemez. İçinde bulunduğu şehrin sorunlarını anlayabilmesi, insanların hayatına dokunabilmesi ve ürettiği bilgiyi toplumun yararına dönüştürebilmesi de başarısının parçasıdır.
Özvar’ın sözleri tam bu sorumluluğu hatırlatıyor. Şimdi mesele, bu çağrının üniversitelerin gündelik işleyişinde nasıl karşılık bulacağıdır.
“Toplumla iç içe olmak” güçlü bir ifadedir; yan yana bulunmaktan daha fazlasını anlatır.
Bir şehrin sınırları içinde üniversite kurulmuş olması, o üniversitenin şehirle bütünleştiği anlamına gelmez. Halkın sorunları araştırma gündemine girmiyorsa, yurttaş hangi hizmetten nasıl yararlanacağını bilmiyorsa, üniversiteye ulaşmak ancak içeriden bir tanıdık bulmakla kolaylaşıyorsa, coğrafi yakınlık toplumsal yakınlığa dönüşmemiş demektir.
Üniversite kentin içinde yer alırken kentli, üniversitenin dışında kalabilir. Özvar’ın çağrısı, bu mesafeyi kapatacak fiziksel ve yönetimsel değişikliklerle birlikte düşünülmelidir.
Bu mesafenin ilk görüldüğü yer kampüs kapısıdır. Çevreyi kuşatan sınırlar, belirli giriş noktaları, bariyerler, kayıtlı araçlar ve kimlik kontrolleri…
Dışarıdan gelen kişiye nereye gideceği, kiminle görüşeceği sorulur; kimliği girişte bırakılır, çıkışta geri alınır.
Anlatılan bu düzende yurttaş, üniversiteyle karşılaşmadan önce içeri girmek için gerekçe sunar. Bir sergiyi gezmek, bir söyleşiyi dinlemek veya yalnızca üniversitenin çalışmalarını merak etmek bile açıklanması gereken bir ziyaret nedenine dönüşür.
Böyle bir giriş düzeni, üniversiteyi kamusal bir öğrenme alanından çok, ancak işi olanların kabul edildiği kapalı bir yerleşke gibi hissettirebilir. Halkla iç içe olma hedefi ile halka verilen ilk mesaj arasındaki çelişki burada başlar.
Elbette öğrencilerin güvenliği, araştırma altyapısı, kişisel veriler ve tehlikeli maddelerin bulunduğu laboratuvarlar korunmalıdır. Ancak hassas bir laboratuvara girişle halka açık bir konferansa katılımın aynı denetim mantığına bağlanması, farklı ihtiyaçları tek bir kapalı alan anlayışına sıkıştırır.
Güvenlik uygulamaları, hangi alanın hangi nedenle korunacağını belirleyen ölçülü bir düzen içinde kurulmalıdır. Ortak kullanım alanları için kolay ve anlaşılır erişim sağlanırken özel çalışma alanlarında gerekli kontroller sürdürülebilir.
Üniversitenin güvenliği, halkın erişimini de gözeten bir yönetim sorumluluğudur. Kampüse gelen herkesi baştan şüpheli bir ziyaretçi gibi karşılamak, toplumla güven ilişkisi kurmayı zorlaştırır.
Özvar’ın konuşmasındaki şu sözler, erişimin kapsamını da ortaya koyuyor: “Üniversitelerin laboratuvarları, araştırma merkezleri, bilgi birikimi ve insan kaynağı yalnızca akademik çevrelerle sınırlı kalmamalıdır.”
Bu ilkenin somut karşılığı, üreticinin analiz hizmetine nasıl başvuracağını bilmesi, öğretmenin bilimsel destek alabileceği birime ulaşması, yurttaşın katılabileceği etkinlikleri kolayca öğrenmesidir.
Halkın üniversiteye erişimi, kişisel ilişkilerin açtığı bir ayrıcalık olmaktan çıkarılmalıdır. Başvuru yolları, hizmet koşulları, ücretler ve cevap süreleri açık olmalıdır.
Üniversitenin imkânlarının toplumun hizmetinde olduğunu söylemek, bu imkânlara ulaşmayı da kurumun görevi saymayı gerektirir.
Dünyadaki bazı uygulamalar, bu çağrının nasıl somutlaştırılabileceğini gösteriyor. Finlandiya’da Helsinki Üniversitesinin şehir merkezindeki Think Corner’ı, herkese açık bir bilim, çalışma ve buluşma mekânıdır. Kapılarının ve etkinliklerinin herkese açık olduğu üniversite tarafından özellikle belirtilir. Böylece araştırma, kentlinin gündelik hayatında karşılaşabileceği konuşmalara ve tartışmalara taşınır. Buradaki önemli tercih, üniversitenin halkla temasını tesadüfi ziyaretlere bırakmayıp bu karşılaşma için kalıcı bir mekân oluşturmasıdır. Üniversiteye yaklaşmak isteyen kişi, önce içeride bir tanıdık aramak zorunda kalmaz.
İngiltere’de University College London’ın UCL East kampüsü, Londra’daki Queen Elizabeth Olympic Park içinde halka açık sergiler, etkinlikler ve faaliyetler sunar. Üniversite, kampüsün tasarımını insanların, fikirlerin ve farklı çalışma alanlarının buluşmasıyla ilişkilendirir. Bu yaklaşım, toplumla ilişkinin mimari planlamanın da konusu olabileceğini gösterir. Halka açık mekânlar sonradan düşünülmüş bir ek olarak kalmaz; kampüsün kullanım anlayışına yerleşir.
Türkiye’de yeni üniversite binaları tasarlanırken de sorulması gereken sorulardan biri budur: Bu yapı, öğrencilerin ve çalışanların yanında kentliyi nerede ve nasıl karşılayacak?
ABD’de Wisconsin–Madison Üniversitesinin Extension yapılanması ise toplumla iç içe olmanın kampüsün dışına uzanan yönünü gösterir. Tarım, toplum kalkınması, sağlık, doğal kaynaklar, aile ve gençlik alanlarında araştırmaya dayalı eğitim ve destek programları yürütülür. Üniversite, halkın kendisine gelmesini beklemekle yetinmez; toplumun ihtiyaçları üzerinde sürekli çalışan bir örgütlenme kurar.
Helsinki ortak buluşma mekânını, UCL East kamusal kullanıma açık kampüs yaklaşımını, Wisconsin ise toplumun içinde sürdürülen hizmeti örnekliyor.
Bu uygulamaların ortak dersi, toplumsal ilişkinin iyi niyetli açıklamalarla sınırlı kalmayıp mekâna, personele ve düzenli çalışmaya dayanmasıdır.
Ancak fiziksel açıklığın yönetim anlayışında da karşılığı bulunmalıdır.
Kendi öğretim elemanına bile randevu vermeyen, çalışanının önerisini dinlemeyen bir yönetim, halkla nasıl iç içe olacaktır?
Bu soru, Özvar’ın çağrısının kurum içindeki ilişkilerden başlayarak değerlendirilmesini gerektiriyor. Çalışanın yönetime ulaşması kişisel yakınlığa bağlıysa, yurttaşın eşit erişimini sağlayacak kültür de zayıflar.
Yönetici herkesle her an görüşemeyebilir; fakat görüşme taleplerinin cevaplandığı, önerilerin değerlendirildiği ve eleştirilerin dinlendiği bir düzen kurabilir. “Kapımız herkese açık” demek kolaydır. O kapının önünde aylarca bekleyen biri varsa, açıklığın ölçüsü yöneticinin beyanı olamaz.
Halka erişilebilir bir üniversitenin fiziksel yapılanmasında, kentle bağlantılı yaya yolları, toplu taşıma olanakları, engelli erişimi, anlaşılır yönlendirmeler ve kullanım saatleri ilan edilmiş ortak alanlar bulunmalıdır.
Konferans salonları, sergi mekânları, bilim atölyeleri ve uygun kütüphane hizmetleri için erişim koşulları kolayca öğrenilebilmelidir.
Kampüsün uzaklığı veya mevcut yapıların sınırlılıkları bu imkânları güçleştiriyorsa, kent merkezinde üniversiteye bağlı bilim ve danışma mekânları kurulabilir.
Toplumla ilişki kurmak için halkın her seferinde uzun bir yolculuk yapmasını ve kampüs kapısında kendisini açıklamasını beklemek, erişimin yükünü bütünüyle yurttaşa bırakır.
Yönetimsel yapılanmada ise başvuruyu doğru akademik birime ulaştıran bir temas noktası, ilan edilmiş cevap süreleri, düzenli halk buluşmaları ve yerel ihtiyaçların tartışıldığı danışma mekanizmaları gerekir.
Üstelik Özvar’ın sözünü ettiği “tüm toplum”, yalnızca sanayici ve yatırımcıdan oluşmaz. Küçük üretici, öğretmen, emekli, engelli birey, öğrenci velisi ve mahallesinin sorununu anlatmak isteyen yurttaş da bu kapsamın içindedir.
Hizmetlerin ücretleri de erişim bakımından değerlendirilmelidir. Kapı açık olsa bile hizmet bedeli karşılanamıyorsa, kamusal imkân fiilen dar bir kesimin kullanımında kalabilir.
Bu dönüşümün öğretim elemanının çalışma düzeninde de karşılığı olmalıdır. Ders, araştırma ve idari görevlerin üzerine topluma hizmet eklenip bütün bunların kişisel fedakârlıkla yürütülmesi beklenemez.
Bologna sürecinin eğitimde şeffaflık ve tutarlılık amacı değerlidir; ancak uygulama tekrar eden veri girişlerine ve dosya üretimine sıkışıyorsa iş yükü sadeleştirilmelidir.
Toplumsal katkıya zaman, bütçe, idari destek ve akademik değerlendirmede değer verilmelidir.
Çiftçinin sorununa çözüm bulan veya yerel bir ihtiyacı araştırmaya dönüştüren akademisyenin emeği, faaliyet raporuna eklenen birkaç fotoğrafın ötesinde tanınmalıdır.
Özvar’ın “Bu imkânlar, bölgedeki üreticiye, girişimciye, sanayiciye ve tüm topluma açık olmalıdır” sözü, üniversite yönetimlerinin önüne somut bir görev koyuyor.
Bu görevin yerine getirilip getirilmediği; erişim kurallarıyla, cevaplanan başvurularla, kullanılan ortak alanlarla ve çözüme katkı sunulan toplumsal sorunlarla görülebilir. YÖK’ün çağrısı, bu değişikliklerin izlenmesi ve desteklenmesiyle güç kazanacaktır. “Üniversitelerimiz, toplumla iç içe olmalı” sözü kampüsün girişinde, yönetici odasının önünde ve yurttaşın başvurusuna verilen cevapta hayat bulmalıdır. Halkla bütünleşme, üniversitenin halkı dinlemeye ve karşılamaya hazır olduğu yerde başlar.
TİMETÜRK Genel Yayın Yönetmeni/ Adem Şahin