Para, zenginlik, hırs, liyakat, torpil, rüşvet, hak, hukuk, riya, gösteriş ve görünürlük…
Günlük hayatımızda birbirine karışan kavramlardan bazıları bunlar.
Para ve zenginlik kendi başlarına ne ahlaksızlığın ne de hırsızlığın delilidir. İnsan çalışarak, üreterek, ticaret yaparak ve risk alarak zenginleşebilir. Fakirlik de insana otomatik olarak ahlaki üstünlük kazandırmaz.
Asıl soru “Ne kadar kazandın?” değil, “Nasıl kazandın?” sorusudur.
Modern hayat ilk soruyu çok sever, ikincisini biraz sevimsiz bulur.
Başarı hikâyelerinde başlangıçtaki küçük dükkânı ve sondaki lüks otomobili uzun uzun görürüz; aradaki bölüm nedense hızlı geçilir. Oysa ahlak tam olarak o aradaki bölümle ilgilenir.
Aynı durum liyakat ve torpil için de geçerlidir.
Liyakat, görevin ehline verilmesidir; torpil ise ilişkinin ehliyetin önüne geçirilmesidir.
Liyakat gerçekten varsa torpilin alanı daralır; torpil yaygınlaşıyorsa liyakat çoğu zaman yönetmelikte kalan güzel bir kelimeye dönüşür.
Liyakat merdiven çıkmaksa torpil asansördür.
Sahte diploma ise binaya arka pencereden girmeye çalışmaktır.
Üstelik mesele yalnızca bir kişinin haksız avantaj elde etmesi değildir. Hak etmeyen biri koltuğa oturduğunda, hak eden başka biri ayakta kalır. “Kul hakkı” dediğimiz şey tam da burada soyut bir vaaz konusu olmaktan çıkar; sınav salonuna, mülakat odasına, ihale masasına ve personel alımına girer.
Siyaset ve bürokraside bu sınav daha ağırdır.
Hak, hukuk, liyakat ve ahlak parti rozeti taşımaz.
Rüşvet rakibimiz yaptığında “yolsuzluk”, bizim tarafta iddia edildiğinde hemen “komplo”; torpil karşı mahallede olduğunda “kul hakkı”, kendi yakınımız yararlandığında “çocuğa yardımcı olmak” oluyorsa sorun kavramlarda değil, bizim kavramlarla ilişkimizdedir.
Elbette soruşturma açılması veya bir iddianın medyaya yansıması suçun kesinleştiği anlamına gelmez; hükmü yargı verir. Fakat ahlaki ölçü daha önce başlar: Hakkın tanımı faili gördüğümüzde değişiyorsa ortada hak değil, aidiyet vardır.
Adaletin gerçek sınavı da sevmediğimiz insanın cezalandırılması değil, sevdiğimiz insan hakkında aynı kuralların uygulanmasını kabul edebilmektir.
Bir de çağımızın yükselen sermayesi var: görünürlük.
Para artık yalnızca kazanılmıyor, gösteriliyor; iyilik yalnızca yapılmıyor, paylaşılıyor; başarı yalnızca yaşanmıyor, sergileniyor.
Lüks otomobil, pahalı saat, tatil, restoran, makam odası, yardım paketi…
Hepsi uygun kadraj bulunduğunda sosyal medya içeriğine dönüşebiliyor.
Elbette görünür olan her iyilik riya değildir. Kamu hizmetinin duyurulması, yardım kampanyasının yaygınlaştırılması veya başkalarının teşvik edilmesi meşru amaçlar taşıyabilir. Fakat kritik soru şudur: İyilik görünürlük için mi yapılıyor, görünürlük iyilik için mi kullanılıyor?
Eskiden “Sağ elin verdiğini sol el bilmesin” denirdi.
Dijital çağ bu prensibi biraz güncelledi: Sağ el verirken sol el telefonu tutuyor, üçüncü kişi videoyu çekiyor, sosyal medya danışmanı da paylaşım saatini belirliyor.
Belki çağımızın sorunu para kazanmak, zengin olmak veya görünür olmak değildir; bunların insanın değerini belirleyen ölçülere dönüşmesidir.
Servet başarı belgesi, makam liyakat sertifikası, takipçi sayısı itibar ölçüsü, siyasi yakınlık ehliyet yerine geçmeye başladığında kavramların içi boşalır.
Oysa zenginlik hırsızlığın kanıtı olmadığı gibi makam da liyakatin kanıtı değildir; görünürlük değerli olmanın, fakirlik de erdemli olmanın garantisi değildir.
İnsan hakkında daha doğru sorular belki hâlâ eskileridir:
Bu parayı nasıl kazandın?
Bu göreve nasıl geldin?
Yetkini kimin için kullandın?
Bir başkasının hakkını yedin mi?
Çünkü insanın gerçek bilançosu banka hesabında ne kadar biriktirdiğinden çok, o hesabı doldururken geride kaç hak bıraktığında ortaya çıkar.
TİMETÜRK Genel Yayın Yönetmeni/Adem Şahin