$

Dolar

49,3711

€

Euro

55,2821

£

Sterlin

65,4272

₣

Frank

59,3117

₺

Gram Altın

6.645,7100

₿

Bitcoin

4.120.658

$

Dolar

49,3711

€

Euro

55,2821

£

Sterlin

65,4272

₣

Frank

59,3117

₺

Gram Altın

6.645,7100

₿

Bitcoin

4.120.658

Analiz 13.10.2026 12 dk okuma

İhtiyaç olunca kutsal, iş bitince sakıncalı!

Paylaş:

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in, 2021 yılı Kasım ayında Ermenistan karşısında kazanılan Karabağ zaferi sonrası Azeri resmi kanalından yaptığı konuşmadan bir kare…

Bir inancın esasları, kişisel çıkarların değişen tarifesine göre anlam kazanmaz.

Bir hüküm insana kolay geldiğinde doğru, fedakârlık istediğinde gereksiz sayılamaz.

Din, müşterinin bütçesine göre bazı kalemleri sepetten çıkardığı bir alışveriş listesi değildir.

Bununla birlikte, bir hükme inanmakla onu yerine getirmekte zorlanmak arasındaki farkı da gözden kaçırmamak gerekir. İnsan zaaf gösterebilir, eksik kalabilir, kendi inancının gerektirdiği davranışı sergileyemeyebilir. Eksiklik başka, çıkarına uymayan hükmü yok saymak başkadır.

“Orucun gerekliliğine inanıyorum ama tutmakta zorlanıyorum” diyen kişiyle “Bana zor geldiği için orucu kabul etmiyorum” diyen kişi aynı şeyi söylemez.

Birincisi kendi sınırını itiraf eder; ikincisi kendi sınırını inancın sınırı hâline getirir.

Benzer biçimde, “Namazın maliyeti yok, kabul ederim; zekât bütçeme dokunuyor, onu almayayım; haccın seyahat tarafı cazip, o da kalsın” anlayışı, inancı bir bütün olarak benimsemekten çok kişisel tercihlere göre bir seçki oluşturur.

Böylece insan, kendisini inancına göre değerlendirmek yerine inancını kendisine göre yeniden düzenlemeye başlar.

Fakat asıl ağır mesele, bu seçmeciliğin devlet gücüyle yapılmasıdır.  

Lazım olduğu zaman seferberlik deposu: İnanç

Bireyin tutarsızlığı öncelikle kendi vicdanında bir sorun yaratır. İktidarın tutarsızlığı ise insanların hayatına, haklarına ve özgürlüklerine müdahale eder.

Birinde kişi kendi hesabını verir; diğerinde hesabı vatandaş öder.

Siyasal iktidar, toplumun dinî hassasiyetlerini yalnızca ihtiyaç duyduğu zaman hatırlıyorsa burada samimi bir saygıdan söz etmek güçleşir.

Seçim yaklaşınca kardeşlik, kriz çıkınca sabır, savaş ihtimali belirince şehitlik…

Takvim değiştikçe kürsünün sözlüğü de değişir.

İnanç, böyle bir düzende sürekli saygı gösterilen bir vicdan alanı olmaktan çıkar; gerekli görüldüğünde açılan bir seferberlik deposuna dönüşür.

Ne kullanışlı bir düzen! Fedakârlık gerektiğinde din konuşur; özgürlük talep edildiğinde vatandaşın susması beklenir.

Birlik ve beraberlik söylemi de aynı sınavdan geçer.

“Dinimiz ayrışmayı değil kardeşliği öğütlüyor” demek kolaydır. Bu cümlenin ahlaki ağırlığı, iktidarı desteklemeyen insanlara nasıl davranıldığıyla anlaşılır.

Birlik, yalnızca aynı partiye oy verenlerin birbirine yaklaşmasıysa; beraberlik, yalnızca aynı sloganı atanların görünür olmasıysa, burada toplumun bütünlüğünden çok siyasal kitlenin genişletilmesi hedefleniyor demektir.

Birliğin gerçek ölçüsü, farklı düşünenin de eşit yurttaş sayılmasıdır. Muhalifin hakkı, azınlığın güvenliği, farklı inanç sahibinin özgürlüğü, inanmayanın vicdanı aynı titizlikle korunmadığında kardeşlik söylemi eksik kalır.

Kendi taraftarına sıcak bir kucak, diğerlerine soğuk bir koridor sunan yönetim, bütün toplumu temsil ettiğini söyleyebilir; fakat bu iddianın içini dolduramaz.

Bu çelişkinin en sarsıcı biçimi, ölüm ve fedakârlık üzerinden kurulan dinî söylemde görülür.

Yurt savunması için asker gerektiğinde, genç insanlardan canlarını ortaya koymaları beklendiğinde, şehitlik kavramına başvurulur.

Bakara suresinin 154. ayetinde Allah yolunda öldürülenlerin ölü olarak anılmaması, onların insanların kavrayamadığı bir biçimde diri oldukları bildirilir.

Bu inanç, onu benimseyen insanlar için tesellinin, anlamın ve fedakârlığın güçlü bir kaynağıdır.

Tam da bu nedenle, böyle bir hassasiyetin siyasal amaçla kullanılması ağır bir ahlaki sorumluluk doğurur.

Bir insanın ölüm karşısındaki anlam arayışı, bir annenin acısını taşıma biçimi, bir ailenin evladının kaybını kavrayabilmek için tutunduğu inanç, yönetimin ihtiyaca göre kullanabileceği bir propaganda malzemesi değildir.

Bir yönetim, evladını toprağa veren anneye dinin diliyle seslenip aynı annenin inancına uygun giyinmesini engelliyorsa ortada basit bir söylem hatası yoktur.

Oğlun fedakârlığını kutsal sayıp annenin başörtüsünü sakıncalı görmek, aynı ailenin inancını iki ayrı terazide tartmaktır. Bir terazide devletin ihtiyacı, diğerinde vatandaşın özgürlüğü vardır. İlki ağır bastığında kutsallık öne çıkar; ikincisi gündeme geldiğinde yasak hatırlanır.

Sanki aileye verilen mesaj şudur: “Evladınızın inancı fedakârlık üretirken makbuldür; sizin inancınız görünür hâle gelince şartlarımızı konuşuruz.”

Şehidin annesine törende yer ayırıp gündelik hayatta inancı nedeniyle kapı kapatmak, saygıyı tören saatleriyle sınırlamaktır.

Acısı karşısında eğilinen insanın vicdanı karşısında buyurganlaşmak, devlet ciddiyetiyle açıklanabilecek bir durum değildir. Bu, tutarsızlığı aşarak dinin ve yasın araçsallaştırılmasına dönüşür.

Anıt önünde şehitlik, okul kapısında yasak

Azerbaycan’dan gelen iki haber, bu tartışmayı somut bir örnek üzerinden düşünmeye imkân veriyor.

27 Eylül 2026 tarihli resmî duyuruya göre Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve eşi Mihriban Aliyeva, Anma Günü dolayısıyla Bakü’deki Zafer Parkı’nı ziyaret etti; Aliyev anıta çelenk bıraktı ve savaşta hayatını kaybedenleri andı. Kullanılan resmî dilde onlar “şehitler” olarak anılıyor. Paylaşılan anma haberinde ise ailelerin mezar başında dua ettiği, çiçek bıraktığı ve gözyaşı döktüğü aktarılıyor.

Diğer haberde, 21 Eylül’de değiştirilen devlet okulu kıyafet kurallarının başörtüsü tartışmasını yeniden başlattığı anlatılıyor.

Cumhuriyet’in BBC Azerbaycanca’dan aktardığına göre, üniformanın bütünlüğünü bozan ve eğitimin laik niteliğine uygun görülmeyen ek kıyafetler yasaklanıyor. Metinde “başörtüsü” veya “hicab” açıkça geçmese de “üniformanın bütünlüğü” kurnazlığı yapılıyor; bazı dinî gruplar ve basın kuruluşları bunu fiilî yasak olarak değerlendiriyor.

Haberde ayrıca 10 Mart’ta Mehdiabad’daki 3 No’lu Okulda başörtülü 23 öğrencinin derslerden uzaklaştırıldığı iddiasına da yer veriliyor.

Bu iki haber yan yana geldiğinde sorulması gereken soru açıktır: Fedakârlığın hatırasına gösterilen saygı, hayatta olan insanların vicdanına ve eğitimine de gösteriliyor mu?

Anıt önünde şehitlik kavramıyla kurulan kamusal saygı dili, okul kapısında bir öğrencinin inancını ifade etmesine karşı dışlayıcı bir uygulamayla birleşirse ciddi bir tutarlılık sorunu doğar.

Elbette anma töreni düzenlemek, tek başına din istismarının kanıtı değildir. Şehit sözcüğü ulusal hafızada dinî anlamının yanı sıra vatan uğruna fedakârlığı anlatan bir kullanım da kazanabilir.

Bu haberler, devletin fedakârlık söylemi ile inanç özgürlüğüne yaklaşımı arasında sorgulanması gereken bir gerilim vardır.

Fakat bu ayrım eleştiriyi ortadan kaldırmaz.

Başörtülü bir öğrencinin eğitimden dışlanmasının sakıncasını göstermek için onun şehit yakını olduğunu kanıtlamak gerekmez. Böyle bir uygulama varsa, vatandaşın vicdanı törenlerde değer verilen bir hassasiyet olmaktan çıkıp gündelik hayatta idarenin izin verdiği ölçüde görünür olabilen bir alana dönüşür.

İşte işin acı tarafı burada belirir: Anıt önünde millî birlik için genişleyen devletin kucağı, okul kapısında bir başörtüsünü sığdıramayacak kadar daralabilir.

Çelenk için yer bulunur, çocuğun sırası için bulunamaz.

Fedakârlığın hatırası ülkenin ortak değeri sayılırken, yaşayan bir öğrencinin inancı “üniformanın bütünlüğü” tartışmasına sıkıştırılır.

Böyle bir sonuç ortaya çıktığında korunmuş olan şey toplumsal birlik mi, yoksa yalnızca kumaşların birbirine benzemesi midir?

Laik eğitimin içeriği ile öğrencinin kişisel inanç ifadesi arasındaki ayrımı gözetmek gerekir. Bir öğrencinin başını örtmesi, okulun müfredatını kendiliğinden dinî hâle getirmez. Başını örtmeyen öğrenciye baskı yapılmasını önlemek de aynı özenin parçasıdır. Okul, çocukları giyim tercihlerine göre birbirinin karşısına yerleştiren bir eleme kapısı hâline gelmemelidir.

Düzenlemede başörtüsünün adının geçmemesi de tartışmayı tek başına çözmez. Belirleyici olan, kuralın okul kapısında nasıl uygulandığıdır.

Öğrenci dersine girebiliyor mu, yoksa inancını ifade etmesi eğitimine engel mi oluyor?

Devletin açıklığa kavuşturması gereken budur.

Belirsiz bir düzenleme, farklı okul yöneticilerinin elinde farklı yasaklara dönüşüyorsa bunun bedelini çocuklar öder.

Kutsal çağrışımlar taşıyan fedakârlık dilinden kamusal bağlılık üretirken, aynı toplumun dinî hassasiyetlerini gündelik hayatta dışlamak seçmeci bir yönetim anlayışıdır.

Bu seçmecilik, inançları yalnızca iktidara yarar sağladıkları ölçüde değerli gören bir uygulamaya dönüştüğünde din istismarı eleştirisi de haklı bir ağırlık kazanır. Saygı, anma gününde başlayıp okul zilinde sona eremez.

Üstelik mesele yalnızca İslam’a veya Müslümanlara özgü değildir. Kutsal fedakârlık, inanç uğruna ölüm ve dava için kendini adama düşüncesi farklı dinî ve ideolojik geleneklerde de karşılık bulur.

Kullanılan kavramlar ve verilen anlamlar aynı olmasa da siyasal istismarın işleyişi benzeyebilir: İnsanlardan en büyük fedakârlığı isterken onların değerlerini yüceltmek, talepleri hak ve özgürlük alanına geldiğinde ise aynı değerleri geri plana itmek.

Bu yüzden eleştirinin hedefi insanların inançlarından güç almaları değildir. İnsan, hayatına da ölümüne de kendi vicdanıyla anlam verir.

Eleştirinin hedefi, bu anlam dünyasının iktidar tarafından bir kaynak gibi tüketilmesidir. Vatandaşın inancı, devletin personel ihtiyacını, seçim hesabını veya meşruiyet açığını kapatmak için işletilecek bir sermaye değildir.

Laiklik tartışması da burada dürüstçe yapılmalıdır.

Devletin din karşısında tarafsızlığını ve vatandaşların vicdan özgürlüğünü esas alan bir laiklik anlayışı, iktidarın ihtiyacına göre açılıp kapanan bir düğme olamaz.

Devletin dinî kurallarla yönetilmemesi, insanların inançlarını baskılama yetkisi vermez. Aynı şekilde inanç özgürlüğü de devlete, dinî duyguları siyasal itaate dönüştürme hakkı tanımaz.

Devletin görevi, hangi vatandaşın yeterince dindar olduğuna karar vermek veya bir inancın hangi bölümünün yönetime daha yararlı olduğunu belirlemek değildir. Görevi, inananın da inanmayanın da haklarını korumaktır.

Başını örten kadının özgürlüğünü savunmakla örtmeyen kadının özgürlüğünü savunmak aynı ilkenin gereğidir. Birinin vicdanına saygı duyup diğerinin hayatına müdahale etmek, yalnızca seçmeciliğin yönünü değiştirir.

Yurttaşlık hakları bir fedakârlık ödülü de değildir.

Şehit annesinin inanç özgürlüğü, evladını kaybettiği için doğmaz; zaten insan ve yurttaş olduğu için vardır. Ailenin acısı çelişkiyi daha görünür kılar, fakat hakkın kaynağı acı değildir.

Hiçbir yakını asker olmayan bir kadının da, iktidarı desteklemeyen bir ailenin de, farklı bir inanca mensup insanın da aynı özgürlükten yararlanması gerekir.

İlkeli yönetim tam burada belli olur: Kendisine yarar sağlamayan insanın hakkını da koruyabiliyor mu?

İhtiyaç duymadığı zaman da vatandaşın vicdanına saygı gösteriyor mu?

Tören bittiğinde, kamera kapandığında, tehlike geçtiğinde aynı insanı aynı değerle görmeye devam ediyor mu?

Dinî hassasiyetleri harekete geçirerek fedakârlık istemek, ardından bu hassasiyetlerin gündelik hayattaki ifadesini yasaklamak, dürüst bir siyaset değildir.

İnancı ihtiyaç anında yüceltip iş bitince denetim altına almak, toplumsal güveni aşındırır. Çünkü insan, yalnızca hakkının kısıtlandığını değil, en derin duygularının kullanıldığını da hisseder.

Bir iktidarın ahlaki ölçüsü, kutsal kelimeleri ne kadar etkileyici söylediğinde aranamaz. O kelimelere tutunan insanlara nasıl davrandığında aranmalıdır.

Fedakârlık çağrısında hatırlanan vicdan, özgürlük talebinde de tanınmalıdır.

Aksi hâlde geriye şu acı manzara kalır: İhtiyaç olunca kutsal, iş bitince sakıncalı.

Ve bu manzaranın adı ne tutarlılıktır ne de laiklik.

Bunu adı, inancın iktidar hesabına kullanılmasıdır.

Etiketler: Azerbaycan
Adem Şahin
Adem Şahin

Köşe Yazarı