$

Dolar

49,3351

€

Euro

55,0863

£

Sterlin

65,2018

₣

Frank

59,1123

₺

Gram Altın

6.606,8200

₿

Bitcoin

4.076.865

$

Dolar

49,3351

€

Euro

55,0863

£

Sterlin

65,2018

₣

Frank

59,1123

₺

Gram Altın

6.606,8200

₿

Bitcoin

4.076.865

Makale 13.10.2026 4 dk okuma

Yalanın fonu, siyasetin hakikati

Paylaş:

Türkiye’de mesele yalnızca paranın nereye gittiği değil, gerçeğin kim tarafından, nasıl ve ne pahasına savunulduğudur.

Gerçek, siyasi hesapların gölgesinde

Türkiye’nin gündemine oturan fon krizi, yalnızca finans piyasalarını değil, siyaset kurumunun güvenilirliğini de tartışmaya açtı. Tasfiye sürecine alınan 131 fon, yüz binlerce yatırımcı ve milyarlarca dolarlık varlık üzerinden büyüyen tartışma, hepimize aynı soruyu sorduruyor: Bir ülkede güven kaybolduğunda, geriye hangi siyasi açıklamaya inanacağız?

Ancak krizin ardından yaşananlar, meselenin ekonomik boyutundan daha büyük bir sorunu gözler önüne serdi: Hakikatin yerini siyasi savunmaların, iddiaların ve karşılıklı suçlamaların alması.

İktidarın savunması, muhalefetin suçlaması

İktidar cephesi, krizin sınırlı bir alanda yaşandığını, finansal sistemin sağlam olduğunu ve sorunlu fonların tasfiye sürecinin yönetildiğini savunuyor. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, zararların Hazine kaynaklarından karşılanmayacağını açıkladı. AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik ise usulsüzlüklerin ortaya çıkarılacağını ve yanlış yapanların hukuk önünde hesap vereceğini belirtti.

Peki, bütün bunlar sorumluluk tartışmasını bitiriyor mu? Elbette hayır. Bir sistemin genel olarak sağlam olduğunu söylemek, o sistemin içindeki denetim açıklarını açıklamakla aynı şey değildir. Krizin sınırlı olduğunu savunmak da önlenebilir hataların hesabını ortadan kaldırmaz.

Muhalefet ise krizi iktidarın yönetim anlayışı ve siyasi sorumluluğu üzerinden değerlendiriyor. Erken seçim ve istifa çağrılarından Meclis araştırması taleplerine kadar uzanan açıklamalar, kamuoyunun hesap sorma ihtiyacını yansıtıyor. Ancak siyasi sorumluluk tartışması, henüz kanıtlanmamış iddiaları kesinleşmiş suçlar gibi sunmaya başladığında eleştiri, propaganda sınırına yaklaşır.

Bir tarafın kendisini savunması, onu otomatik olarak haklı çıkarmaz. Diğer tarafın sert konuşması da iddialarını otomatik olarak gerçeğe dönüştürmez.

Yalanın en tehlikeli biçimi

Siyasette tehlikeli olan yalnızca açıkça yalan söylemek değildir. İşine gelen gerçeği büyütmek, işine gelmeyeni gizlemek, şüpheyi kanıt gibi sunmak ve kendi tarafının yanlışını görmezden gelmek de hakikati aşındırır.

İktidar, her eleştiriyi siyasi saldırı olarak görürse hesap vermekten uzaklaşır. Muhalefet, her iddiayı kesinleşmiş suç gibi sunarsa güvenilirliğini tüketir. Birinde savunma refleksi, diğerinde siyasi kazanç arzusu ağır bastığında kaybeden yine yurttaş olur.

Üstelik Meclis’te fon krizine ilişkin araştırma komisyonu kurulması önergesinin reddedilmesi, tartışmanın kendisini daha da büyüttü. İktidar mevcut incelemeleri yeterli bulurken muhalefet daha kapsamlı bir siyasi denetim talep ediyor. Böyle bir tabloda kamuoyunun ihtiyacı, daha yüksek sesli suçlamalar değil; açık belgeler, şeffaf incelemeler ve herkes için geçerli hesap verme ölçüsüdür.

Kurtuluş, sorgulamaktan geçiyor

Asıl mesele, hangi siyasi partinin taraftarı olduğumuz değil, gerçeğin karşısında nerede durduğumuzdur. İnancımız, millet sevgimiz veya ideolojimiz, bizi hiçbir siyasetçinin hatasına ortak olmaya mecbur bırakamaz.

Siyasi yakınlık uğruna ticari ilişkilerimizi, bürokratik tercihlerimizi ve ahlaki ölçülerimizi teslim ettiğimizde, vatandaş olmaktan çıkıp bir çıkar düzeninin parçasına dönüşme riskiyle karşılaşırız. Hakkımızı bir siyasi çevrenin lütfu olarak değil, hukukun güvencesi olarak görmeliyiz.

Bu nedenle fon krizinde de sorulması gereken sorular açıktır: Kim ne biliyordu? Denetim neden yeterli olmadı? Kim hangi kararı aldı? İddiaların hangisi belgeyle doğrulanıyor? Sorumluluğu bulunanlar, siyasi kimlikleri ne olursa olsun hesap verecek mi?

Türkiye’nin ihtiyacı, iktidarın anlattığına da muhalefetin söylediğine de körü körüne inanmak değil; ikisini de aynı kararlılıkla sorgulamaktır.

Çünkü gerçeğin yerine siyasi aidiyeti koyan toplumlarda yalanın kazananı olabilir; ama hakikatin kaybedeni daima halktır.

Şakir Kurter/TİMETÜRK

Etiketler:
Şakir Kurter
Şakir Kurter

Köşe Yazarı