$

Dolar

48,8086

Euro

56,0595

£

Sterlin

65,3516

Frank

59,3196

Gram Altın

6.818,0600

Bitcoin

3.987.090

$

Dolar

48,8086

Euro

56,0595

£

Sterlin

65,3516

Frank

59,3196

Gram Altın

6.818,0600

Bitcoin

3.987.090

Makale 21.09.2026 10 dk okuma

1055’ten 2026’ya: Aynı coğrafya, değişen dengeler

Paylaş:

Tarih bazen kendisini tekrar etmez.

Ama bazı coğrafyalarda aynı sorular, farklı yüzyılların diliyle yeniden karşımıza çıkar.

Bağdat’ta 1055 yılında sorulan soru neydi?

Kutsal merkezlerin, siyasi otoritenin ve bölgesel düzenin güvenliği kimin omuzlarında duracaktı?

Bugün Mekke’de ve İstanbul’da kurulan yeni güvenlik mimarisinin arkasındaki temel soru da bundan bütünüyle farklı değil.

Aradan yaklaşık bin yıl geçti.

Devletler değişti.

İmparatorluklar yıkıldı.

Haritalar yeniden çizildi.

Ama Bağdat’tan Mekke’ye uzanan jeopolitik kuşakta değişmeyen bir gerçek var:

Bu coğrafyada güç boşluğu oluştuğunda, mutlaka yeni bir denge arayışı doğuyor.

Ve bugün o arayışın merkezinde Türkiye var.

1055: Bağdat’a giren güç

1055…

Büyük Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey Bağdat’a girdiğinde yalnızca bir şehre girilmiyordu.

Bir siyasi düzen yeniden kuruluyordu.

Abbasi halifesi uzun süredir Büveyhîlerin siyasi baskısı altında bulunuyor, hilafet makamının sembolik ağırlığı ile gerçek siyasi güç arasındaki mesafe büyüyordu.

Tuğrul Bey’in Bağdat’a gelişiyle bu denklem değişti.

Hilafet Abbasilerde kaldı.

Fakat onu koruyacak siyasi ve askerî güç Selçuklular oldu.

İşte tarihin kritik noktası tam buradaydı:

Manevî merkez ile siyasi güç birbirinden ayrılmış, fakat güvenlik sorumluluğu yeni bir aktörün üzerine geçmişti.

Bugün yaşanan gelişmeleri anlamak için 1055’in asıl mirası belki de burada aranmalı.

Çünkü bugün de kutsal merkezler yerinde duruyor.

Mekke orada.

Medine orada.

Fakat onların etrafındaki jeopolitik kuşak artık bambaşka bir güç mücadelesinin içerisinde.

İran merkezli nüfuz alanları, Körfez güvenliği, enerji yolları, füze kapasitesi, vekil aktörler, terör örgütleri ve büyük güç rekabeti…

Bütün bunlar, İslam dünyasının güvenlik denkleminde yeni bir koordinasyon ihtiyacını ortaya çıkarıyor.

Ve 7 Ağustos 2026’da Mekke’de imzalanan Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Ortak Savunma Anlaşması tam da bu ortamda ortaya çıktı. Anlaşma, bir üyeye yönelik silahlı saldırının üçüne yapılmış sayılmasını ve kolektif caydırıcılığın güçlendirilmesini öngörüyor.

Mekke’den İstanbul’a uzanan yeni hat

Asıl dikkat çekici olan ise anlaşmanın imzalanmış olması kadar, hemen ardından başlayan kurumsallaşma süreci.

31 Ağustos’ta İstanbul’da üç ülkenin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanlarının katıldığı ilk Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplantısı gerçekleştirildi.

Suudi Arabistan’da bir sekretarya kurulması ve ilk genel sekreterliğin üç yıl süreyle Pakistan tarafından yürütülmesi kararlaştırıldı.

Daha önemlisi, savunma sanayii işbirliği, ortak teknoloji geliştirme ve ortak üretim başlıkları da mekanizmanın içerisine yerleştirildi.

Yani mesele artık yalnızca bir anlaşma metni değildir.

Mesele, bir güvenlik mekanizmasının kurumsal bir yapıya dönüştürülmesidir.

Ve burada Türkiye’nin konumu ayrıca önem kazanıyor.

Çünkü Türkiye bu yapının yalnızca üyelerinden biri değil; diplomatik kapasitesi, askerî tecrübesi, savunma sanayii altyapısı ve bölgesel erişimi nedeniyle mekanizmanın işleyişini etkileyebilecek temel aktörlerden biri.

Pakistan nükleer caydırıcılığı ve askerî kapasitesiyle;

Suudi Arabistan ekonomik gücü, enerji ağırlığı ve kutsal şehirlerin ev sahibi olarak;

Türkiye ise askerî kapasitesi, savunma sanayii, diplomatik ağları ve tarihsel coğrafyayla kurduğu bağlarıyla bu üçgenin farklı sütunlarını oluşturuyor.

Bu nedenle ortaya çıkan tabloyu yalnızca “üç ülke arasında bir savunma anlaşması” olarak okumak eksik kalabilir.

Yeni bir Sünnî güvenlik kuşağı mı?

Burada daha büyük bir tarihsel tartışmanın kapısı açılıyor.

Ortadoğu’da uzun yıllardır İran merkezli nüfuz alanı ile ona karşı farklı biçimlerde gelişen Arap, Türk ve İslam dünyası güvenlik arayışları arasında bir gerilim bulunuyor.

Mekke merkezli yeni yapılanma, resmî olarak herhangi bir ülkeyi hedef almadığını ve savunma amaçlı olduğunu açıkça belirtiyor.

Fakat jeopolitik sonuçlar her zaman yalnızca anlaşma metninin kelimelerinden ibaret değildir.

Üç ülkenin oluşturduğu yapı, nüfusunun ve toplumsal tabanının büyük bölümü Sünnî olan ülkeler arasında daha yoğun bir güvenlik koordinasyonu meydana getiriyor.

Bu açıdan bakıldığında ortaya çıkan yeni hat, Ortadoğu’nun mezhep dengeleri bakımından da sonuçlar üretebilir.

Bu, “Şiî eksen yıkıldı” demek değildir.

Henüz böyle bir sonuçtan söz etmek için çok erkendir.

Fakat daha doğru soru şudur:

Sünnî çoğunluğa sahip bölgesel aktörler, ilk kez güvenliklerini daha kurumsal ve ortak bir mekanizma üzerinden yeniden tanımlamaya mı başlıyor?

Eğer cevap zaman içerisinde “evet”e dönüşürse, Ortadoğu’nun güvenlik haritasında ciddi bir değişiklikten söz etmek gerekecektir.

Tuğrul Bey’in bugünkü karşılığı bir isim değildir

Tarihsel paralelliklerin en tehlikeli yanı, geçmişi bugüne birebir taşımaktır.

Bugünün dünyasında yeni bir Büyük Selçuklu kurulmayacak.

1055 yeniden yaşanmayacak.

Bağdat’a giren orduların yerini diplomasi, teknoloji, istihbarat, savunma sanayii ve çok katmanlı ittifaklar aldı.

Fakat Tuğrul Bey’i tarihsel açıdan önemli kılan şey yalnızca Bağdat’a girmiş olması değildi.

Bir güç boşluğunun bulunduğu yerde siyasi sorumluluk üstlenmesiydi.

Bugün Ankara’nın yaptığı hamle de bu açıdan okunabilir.

Bir tarafta Batı ittifak sisteminin içerisinde kalırken, diğer tarafta kendi yakın coğrafyasının güvenlik ihtiyaçları için yeni mekanizmalar oluşturmak…

Bir yandan küresel sistemle ilişkileri sürdürmek, diğer yandan bölgesel aktörlerle bağımsız hareket kapasitesini artırmak…

Bu, klasik ittifak anlayışından daha karmaşık bir stratejiye işaret ediyor.

Dolayısıyla bugünün “Tuğrul Bey’i” aranacaksa, bir kişinin adında değil, Türkiye’nin bölgesel sorumluluk üstlenme iddiasında aranmalıdır.

Nizamülmülk ise kılıçtan sonra gelen akıldır

Fakat yalnızca siyasi irade yetmez.

Tarih bunun en büyük örneğini yine Selçuklulardan verir.

Tuğrul Bey’in açtığı siyasi alanı kalıcı hale getiren isimlerden biri Nizamülmülk oldu.

Onun asıl gücü yalnızca yöneticiliğinde değildi.

Devletin kurumlarını inşa etmesindeydi.

Medreseler kurdu.

Bürokrasiyi güçlendirdi.

Devletin düşünsel omurgasını oluşturdu.

Yani Selçuklu gücünün yalnızca kılıca değil, kuruma ve akla dayanmasını sağladı.

Bugün de benzer bir ihtiyaç var.

Bir savunma anlaşması imzalamak başka şeydir.

O anlaşmayı;

ortak savunma sanayii,

istihbarat paylaşımı,

askerî eğitim,

teknoloji,

ortak üretim,

diplomatik koordinasyon

ve uzun vadeli stratejiyle desteklemek başka şey.

İstanbul’daki ilk komite toplantısı bu nedenle sembolik olmaktan daha fazlasıdır.

Çünkü anlaşmanın kurumsallaştırılması için somut mekanizmalar oluşturulmaya başlanmıştır.

Ve burada Türkiye’nin önünde iki farklı tarihsel damar birleşiyor:

Hamleyi yapabilecek siyasi irade ile hamleyi devlet politikasına dönüştürebilecek devlet aklı.

Biri ufku açıyor.

Diğeri o ufkun içerisinde devletin yürüyeceği yolu döşüyor.

İsimlere gerek yok.

Tarih bazen isimlerden daha fazla şey anlatır.

Asıl değişim bundan sonra başlayabilir

Bugün henüz ortada tamamlanmış bir bölgesel düzen yok.

Yeni ittifakın kapasitesi zaman içerisinde görülecek.

Üç ülkenin çıkarlarının her konuda örtüşeceğini söylemek de mümkün değil.

Suudi Arabistan’ın öncelikleri başka,

Pakistan’ın güvenlik hesapları başka,

Türkiye’nin stratejik hedefleri başka.

Fakat büyük ittifakların doğası zaten bütün çıkarların aynı olması değildir.

Asıl mesele, farklı çıkarların ortak bir güvenlik zemini üzerinde buluşabilmesidir.

Mekke anlaşmasının tarihsel önemi de burada ortaya çıkabilir.

Eğer bu mekanizma savunma sanayii, teknoloji, istihbarat, ortak tatbikat ve diplomatik koordinasyon alanlarında derinleşirse, bugün üç ülke arasında başlayan yapı yarının daha geniş bölgesel güvenlik mimarisine dönüşebilir.

İşte o zaman Ortadoğu’daki dengeler gerçekten değişmeye başlayacaktır.

Çünkü mesele yalnızca üç ülkenin birleşmesi değildir.

Mesele, bölgenin kendi güvenliğini giderek daha fazla bölgesel aktörlerin kendilerinin üretmeye başlamasıdır.

Bin yıl sonra aynı soru

1055’te Selçuklular Bağdat’a girdiğinde tarih başka türlü yazılmaya başladı.

Bugün Mekke’de atılan imza, henüz o ölçekte bir tarihsel dönüşüm anlamına gelmiyor.

Fakat aynı coğrafyada benzer bir soruyu yeniden gündeme getiriyor:

İslam dünyasının güvenliği dışarıdan mı tasarlanacak, yoksa bölgenin kendi aktörleri kendi güvenlik mimarisini mi kuracak?

Türkiye’nin bugünkü rolü işte bu sorunun merkezinde bulunuyor.

Çünkü Ankara’nın sahip olduğu askerî kapasite, savunma sanayii, diplomatik ağ ve tarihsel coğrafyayla kurduğu ilişki, onu bu yeni yapılanmanın sıradan bir parçası olmaktan çıkarabilecek bir ağırlık taşıyor.

Bu nedenle Mekke’de başlayan süreç yalnızca Mekke’yi ilgilendirmiyor.

Riyad’ı, İslamabad’ı ve Ankara’yı birbirine bağlayan yeni bir stratejik hat ortaya çıkıyor.

Ve bu hattın devamı gelirse Kahire’den Doha’ya, Amman’dan Bakü’ye kadar uzanan daha geniş bir güvenlik tartışmasının kapısı açılabilir.

İşte o zaman Ortadoğu’nun eski denklemleri yeniden yazılmaya başlanacaktır.

Büyük Selçuklu yeniden kurulmayacak.

Ama Selçuklu tarihinin bir refleksi yeniden ortaya çıkabilir:

Güç boşluğu oluştuğunda, yeni bir merkez doğar.

1055’te o merkez Bağdat’tı.

Bugün merkez Mekke’den İstanbul’a uzanan bir hatta şekilleniyor.

O gün kılıç vardı.

Bugün teknoloji var.

O gün medrese vardı.

Bugün kurumlar, savunma sanayii ve stratejik koordinasyon var.

O gün Tuğrul Bey siyasi alanı açtı, Nizamülmülk o alanı devlet aklıyla tahkim etti.

Bugün de biri ufku işaret eden siyasi iradeyi, diğeri ise o ufku kurumlara, ittifaklara ve uzun vadeli devlet politikasına dönüştüren aklı temsil ediyor.

İsimlerin önemi burada azalıyor.

Çünkü mesele kişilerden daha büyük.

Mesele, Türkiye’nin bin yıl sonra aynı coğrafyada yeniden bir denge kurucu aktör olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.

Cevabı bugün vermek mümkün değil.

Ama bir şey artık açık:

Mekke’de yakılan meşale, yalnızca üç ülkenin savunma anlaşmasının ışığı değil.

Eğer bu ışık kurumsallaşır, genişler ve süreklilik kazanırsa, Ortadoğu’nun son yarım yüzyıldaki güvenlik haritasını değiştirebilecek yeni bir dönemin başlangıç işareti olabilir.

Tarih tekerrür etmez.

Fakat bazı coğrafyalarda, bazı sorular bin yıl sonra bile yeniden sorulur.

Ve bazen cevabı veren devletin adı değişse de, taşıdığı tarihsel sorumluluk aynı kalır.

Şakir Kurter/TİMETÜRK

Etiketler:
Şakir Kurter
Şakir Kurter

Köşe Yazarı