$

Dolar

49,1533

€

Euro

55,1929

£

Sterlin

65,0410

₣

Frank

59,1781

₺

Gram Altın

6.538,9900

₿

Bitcoin

4.212.050

$

Dolar

49,1533

€

Euro

55,1929

£

Sterlin

65,0410

₣

Frank

59,1781

₺

Gram Altın

6.538,9900

₿

Bitcoin

4.212.050

Makale 06.10.2026 9 dk okuma

Asıl uyuşturucu: Mücadeleden vazgeçmek

Paylaş:

İnsanın kendisinden, memleketinden ve zamanından uzaklaşmasının yüzlerce yolu var.

Üstelik çağımızda bunların çoğu artık yasak değil; tam tersine son derece makbul, hatta kimi zaman son derece “modern” görünüyor.

Size yeni bir kimlik veriliyor.

Yeni bir hayat tarzı…

Yeni bir ruhsal yolculuk…

Geçmişinize dönmeniz, sonra geçmişinizden kurtulmanız öneriliyor. Kişisel gelişim kitapları, ruhsal arınma reçeteleri, yapay maneviyatlar, sürekli kendinizi “yeniden keşfetme” telkinleri birbirini izliyor.

Kimi zaman beden üzerinden, kimi zaman cinsellik üzerinden, kimi zaman uyuşturucu veya psikedelik deneyimler üzerinden, kimi zaman da siyasal ve kültürel kimlikler üzerinden bir çıkış yolu sunuluyor.

Yeter ki insan, içinde bulunduğu gerçek dünyaya bakmasın.

Yeter ki yaşadığı ülkenin, toplumun ve kendi hayatının asıl sorularıyla yüzleşmesin.

Çünkü insanı sistem açısından tehlikeli hale getiren şey, ne düşündüğü kadar neyi sorgulamaya başladığıdır.

Size Bir Kimlik Verilir, Bir Soru Verilmez

Modern dünyanın en başarılı yöntemlerinden biri belki de şudur:

İnsana bir kimlik vermek ama ona esas soruyu sordurmamak.

Bir aktivist olabilirsiniz.

Bir yaşam tarzının savunucusu…

Bir kültürel grubun militanı…

Bir çevre hareketinin takipçisi…

Bir cinsiyet politikasının sözcüsü…

Bir etnik kimliğin savunucusu…

Bir mezhebin, cemaatin veya ideolojik grubun taraftarı…

Bütün bunların kendi içinde meşru tartışma alanları olabilir. İnsan elbette istediği fikri savunabilir. Sorun burada başlamıyor.

Sorun, bütün bu kimliklerin insanın gerçek hayatındaki temel sorunların yerine geçirilmesiyle başlıyor.

Kirayı ödeyemeyen insanın derdi nedir?

Çocuğunun geleceğinden endişe eden anne-babanın sorusu nedir?

İş bulamayan genç neyi düşünüyor?

Emekli neden ay sonunu getiremiyor?

Neden eğitim, liyakat, adalet, üretim ve güven duygusu toplumun gündeminde bu kadar ağır bir yer tutuyor?

İşte burada bir tuhaflık başlıyor.

Toplumun büyük bölümü hayat mücadelesi verirken, kamusal alanın bir bölümü başka bir dünyanın kavramlarıyla meşgul.

Sanki memleketin gerçek meseleleri yeterince konuşulursa birileri rahatsız olacakmış gibi…

Halkın Gerçeği Başka, Elitlerin Gündemi Başka

Bugün Türkiye’nin en önemli problemlerinden biri yalnızca ekonomik sıkıntı değildir.

Daha derin bir problem var:

Toplum ile siyasal ve kültürel elitler arasındaki mesafenin büyümesi.

Halkın önemli bir bölümü ekmek, kira, eğitim, sağlık, iş ve gelecek kaygısıyla yaşıyor.

Gençler yalnızca iş aramıyor.

Bir hayat arıyor.

Kendi ülkesinde kalmak için bir sebep arıyor.

Çalıştığında karşılığını alacağına, adil bir düzen içinde yaşayacağına, yarın bugünden daha kötü olmayacağına inanmak istiyor.

Fakat siyaset ona çoğu zaman geleceğin büyük hikâyesini değil, bugünün küçük hesaplarını sunuyor.

İktidarın yorgunluğu ortada.

Muhalefetin güven üretmekte yaşadığı sorun da ortada.

Üstelik muhalefet adına konuşan herkesin gerçekten muhalif olup olmadığı da ayrı bir tartışma konusu.

Çünkü zamanımızın en büyük siyasal problemlerinden biri şudur:

Gerçek muhalefetin sesini, sahte muhalefetin gürültüsü bastırabiliyor.

Her İtiraz Muhalefet Değildir

Bir iktidarı eleştirmek, otomatik olarak haklı olmak anlamına gelmez.

Muhalif olmak, her söylenene karşı çıkmak değildir.

Muhalefet; başka bir ülkenin, başka bir merkezin veya başka bir ideolojik modanın sözcülüğünü yapmak da değildir.

Gerçek muhalefet, kendi toplumunun çıkarlarıyla arasına mesafe koymadan iktidarı eleştirebilmektir.

İktidarın yanlışına yanlış diyebilmek kadar, muhalefetin yanlışına da yanlış diyebilmektir.

Asıl cesaret burada başlar.

Çünkü kolay olan, ait olduğunuz mahallenin doğrularını tekrar etmektir.

Zor olan ise kendi mahallenize de itiraz edebilmektir.

En Tehlikeli Bağımlılık

Uyuşturucunun en tehlikeli tarafı yalnızca insanı gerçeklikten uzaklaştırması değildir.

Bir süre sonra insan, gerçeklikten uzaklaşmayı istemeye başlar.

Toplumlar için de benzer bir tehlike vardır.

Bir toplum ekonomik, kültürel ve siyasal sorunlarıyla yüzleşmek yerine sürekli yeni kimlikler, yeni düşmanlar, yeni gündemler ve yeni heyecanlarla oyalanmaya başlarsa, bir süre sonra gerçek problemler görünmez hale gelir.

İşte o zaman sistemin en başarılı “uyuşturucusu” devreye girer:

Dikkatin dağıtılması.

İnsana sürekli bir şey söyleyin.

Ama onun asıl sorusunu sormasına fırsat vermeyin.

Sürekli tartışma üretin.

Ama çözüm üretmeyin.

Sürekli kimlik üretin.

Ama vatandaşlık duygusunu güçlendirmeyin.

Sürekli geçmişi konuşturun.

Ama geleceği planlamayın.

İnsanları birbirine karşı konumlandırın.

Ama aynı sofrada oturup ülkenin geleceğini konuşmalarını engelleyin.

Bu düzenin ille de gizli bir merkez tarafından yönetilmesi gerekmez.

Bazen sistem dediğimiz şey, birbirinden bağımsız çıkarların aynı sonucu üretmesidir.

Dünyanın Ateşi Büyürken

Üstelik bütün bunlar, Türkiye’nin kendi içine kapanabileceği sakin bir dönemde yaşanmıyor.

Etrafımızdaki coğrafya yıllardır savaşların, vekâlet mücadelelerinin, enerji hesaplarının, nüfuz savaşlarının ve büyük güç rekabetlerinin sahnesi.

Böylesi bir coğrafyada Türkiye’nin yalnızca içerideki gündemle yetinmesi mümkün değil.

Fakat dışarıdaki her gelişmeyi bir komplo, içerideki her farklı düşünceyi de ihanet olarak görmek de aynı derecede tehlikelidir.

İhtiyacımız olan şey paranoya değil.

Stratejik akıldır.

Ne Batı düşmanlığı…

Ne Batı hayranlığı…

Ne başka ülkelerin projelerine romantik anlamlar yüklemek…

Ne de kendi ülkesinin bütün hatalarını görmezden gelmek.

Bir ülke ancak kendi aklıyla düşünebildiği zaman gerçekten bağımsız olabilir.

Alkışlayan Kalabalıkların Arasında

Son yıllarda kültür ve medya dünyasında bazı isimlerin bir dönem savundukları çizgilerden farklı yerlere savrulduğunu görüyoruz.

Kimi tarihsel şahsiyetlere yeni anlamlar yüklüyor.

Kimi etnik veya mezhepsel siyasetin sembollerine yakınlaşıyor.

Kimi uluslararası toplantılarda Türkiye’nin geleceğine ilişkin farklı siyasal projeleri savunuyor.

Bunların her birini tek tek tartışabiliriz.

Zaten demokratik toplumun yapması gereken de budur.

Fakat daha önemli bir soru var:

Neden bazı fikirler bir anda “entelektüel cesaret”, bazıları ise aynı ölçüde sorgulanmadan “çağdaşlık” olarak kabul ediliyor?

Bir fikrin sahibinin ünlü olması, o fikri doğru yapmaz.

Bir akademisyenin imzası, bir iddianın doğruluğunun garantisi değildir.

Bir gazetecinin itibarı, söylediği her sözün sorgulanmadan kabul edilmesini gerektirmez.

Bir sanatçının milyonlarca insan tarafından sevilmesi de ona tarihin ve siyasetin hakemi olma yetkisi vermez.

Demokrasinin temel şartlarından biri tam da budur:

Sevdiğimiz insanları da eleştirebilmek.

Kartal Gözüne İhtiyacımız Var

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir taraftarlık biçimi değil.

Daha fazla akla ihtiyacı var.

Daha fazla soğukkanlılığa…

Daha fazla tarih bilgisine…

Daha fazla ekonomik gerçekliğe…

Daha fazla stratejik düşünceye…

Ve en önemlisi, kimseden emir almadan düşünebilen insanlara.

Çünkü önümüzdeki dönemde en kıymetli insan, en yüksek sesle bağıran olmayacak.

En fazla slogan atan da olmayacak.

En çok etiket kullanan hiç olmayacak.

En kıymetli insan, bütün bu gürültünün içinden gerçeği seçebilen insan olacak.

Kim ne söylüyor?

Kimin işine yarıyor?

Hangi sonuç doğuruyor?

Bu fikir Türkiye’nin bağımsızlığını mı güçlendiriyor, zayıflatıyor mu?

Bu söylem insanları özgürleştiriyor mu, başka bir bağımlılığın içine mi sokuyor?

Bunları sorabilen insanlara ihtiyacımız var.

Çünkü Asıl Mücadele Daha Yeni Başlıyor

İnsanlara yüzlerce kaçış kapısı gösterilebilir.

Kişisel gelişim denebilir.

Yeni ruhsal yollar önerilebilir.

Kimlikler dağıtılabilir.

Yeni düşmanlar yaratılabilir.

Yeni kahramanlar üretilebilir.

İnsanlara sürekli yeni bir heyecan verilebilir.

Fakat bütün bunların ötesinde bir soru kalır:

Yaşadığımız ülkenin gerçek sorunlarıyla yüzleşmeye cesaretimiz var mı?

İşte asıl mücadele burada.

Çünkü insanı özgürleştiren şey, sürekli kendisiyle meşgul olması değildir.

Bazen kendisinden çıkıp ülkesine bakabilmesidir.

Komşusunun derdini görebilmesidir.

Adalet talep edebilmesidir.

Liyakatsizliğe itiraz edebilmesidir.

Yoksulluğu kader saymamasıdır.

Gençlerin ülkesinden gitmesini normalleştirmemesidir.

Devletin kurumlarını herhangi bir siyasi grubun mülkü gibi görmemesidir.

Ve en önemlisi, kendi tarafının yanlışını da söyleyebilmesidir.

Bugün bize belki de her şeyden önce bu cesaret gerekiyor.

Çünkü gerçek bağımlılık, insanın bir maddeye bağlanması değildir yalnızca.

Bazen bir düşünceye, bir kimliğe, bir lidere, bir ideolojiye, bir mahalleye, hatta kendi önyargılarına bağımlı hale gelmektir.

Ve belki de çağımızın en büyük uyuşturucusu tam olarak budur:

İnsanın kendi kanaatinden başka hiçbir gerçeği görmek istememesi.

Türkiye’nin ihtiyacı ise bunun tam tersidir.

Gözlerini kapatan kalabalıklara değil;

gürültünün içinden gerçeği görebilenlere…

Rüzgârın yönüne göre eğilmeyenlere…

Kim alkışlıyor diye fikrini değiştirmeyenlere…

Kim tehdit ediyor diye susmayanlara…

Ve bütün bu karmaşanın üzerinde, mümkün olduğunca geniş bir açıyla bakabilenlere…

Kısacası, kartal gözüyle bakabilen insanlara.

Çünkü bazen bir ülkenin kaderini değiştiren şey, kalabalığın ne kadar büyük olduğu değil;

kalabalığın içinde kaç kişinin gerçekten uyanık olduğudur.

Şakir Kurter/TİMETÜRK

Etiketler:
Şakir Kurter
Şakir Kurter

Köşe Yazarı