Sizi O Koltuğa Oturtanları Unutmayın
Sizi bakan yapan halktı.
Genel başkan yardımcısı yapan, milletvekili yapan, önünüzü açan, adınızı büyüten, sandıkta size oy veren yine halktı.
Şimdi dönüp de o halka tepeden bakmanın anlamı nedir?
Kibir kime?
Unvan kime?
O makam sizin babanızdan mı kaldı?
Devletin koltuğu kimsenin mülkü değildir. Milletvekilliği bir tapu senedi değildir. Bakanlık bir saltanat değildir. Genel başkan yardımcılığı bir dokunulmazlık zırhı hiç değildir.
Siyasetçinin sırtında taşıması gereken şey makamın ağırlığı değil, milletin emanetidir.
Ve emaneti taşıyamayanın önce aynaya, sonra sandığa, sonra da hukuka bakması gerekir.
Soruyoruz: Servetin Kaynağı Nerede?
Bugün toplumun sorduğu sorular var.
Bir siyasetçinin serveti nasıl arttı?
Bir bürokratın gelirinin çok üzerinde görünen mal varlığının kaynağı nedir?
Finans piyasalarında görev ve yetki sahibi insanların para hareketleri nasıl denetleniyor?
Kamu gücünü kullananların yakın çevresindeki olağanüstü servet artışları inceleniyor mu?
Yurt dışına transfer edilen yüksek meblağlar hangi kaynaktan geliyor?
Villa nereden geldi?
Yalı nereden geldi?
Lüks otomobilin, yatın, katın, şirketin, hesabın kaynağı nedir?
Soruların kendisi suç değildir.
Tam tersine…
Demokrasilerde bazen en büyük kamu hizmeti, doğru soruyu sormaktır.
Kimsenin peşinen suçlu ilan edilmesini istemiyoruz.
Ama kimsenin de “Ben makam sahibiyim, bana dokunulamaz” diyebileceği bir düzen istemiyoruz.
İddia varsa araştırılsın.
Şüphe varsa incelensin.
Usulsüzlük varsa ortaya çıkarılsın.
Suç yoksa da insanlar aklansın.
Çünkü adaletin görevi yalnızca suçluyu bulmak değildir; masumu da şüpheden kurtarmaktır.
Halkın Sofrası Küçülürken Birilerinin Işığı Neden Büyüyor?
Asıl mesele burada başlıyor.
Bir tarafta çocuğunun okul masrafını denkleştiremeyen anne…
Diğer tarafta servetinin hesabını bile yapma ihtiyacı duymayanlar.
Bir tarafta ay sonunu getiremeyen emekli…
Diğer tarafta gecelik otel faturası bir emeklinin aylarca aldığı maaşa yaklaşan hayatlar.
Bir tarafta evladının ihtiyacını karşılayamadığı için çaresizliğe sürüklenen insanlar…
Diğer tarafta gösterişli hayatların fotoğrafları.
İşte insanın vicdanını yaralayan şey yalnızca yoksulluk değildir.
Yoksulluğun yanında sergilenen ölçüsüz zenginliktir.
Kimsenin zengin olması tek başına suç değildir.
Fakat kamu görevinden, kamu imkânlarından veya başkasının hakkından kaynaklanan haksız bir zenginleşme varsa bunun hesabı mutlaka sorulmalıdır.
Çünkü devlet, zengin olanın servetini değil; servetin hukukla ve hakkıyla elde edilip edilmediğini sorgulamak zorundadır.
Dinin Söylediği de Hukukun Söylediği de Aynı Yerde Buluşuyor
İslam’ın kul hakkı konusundaki uyarıları son derece ağırdır.
Sahih Müslim’de yer alan rivayette, haksız yere bir karış toprağın alınmasının dahi ahirette ağır bir sorumluluk doğuracağı bildiriliyor.
Bir karış!
Bugün bir insanın hakkını bir karış değil, bir ihale dosyasıyla, bir imzayla, bir ayrıcalıkla, bir torpille, bir kamu kaynağının yanlış kullanılmasıyla gasp etmek mümkünse…
O zaman mesele sadece hukuk değildir.
Mesele vicdandır.
Mesele inançtır.
Mesele insanın gece başını yastığa koyduğunda kendi kendisine vereceği cevaptır.
Mahşerde Makam Kartı Geçmeyecek
Bugün çevrenizde onlarca insan olabilir.
Telefonunuz susmuyor olabilir.
Kapınızda makam araçları olabilir.
Önünüzde dosyalar, arkanızda korumalar olabilir.
Bir cümleyle yüzlerce insanın hayatını etkileyebilecek güce sahip olabilirsiniz.
Ama unutmayın:
Mahşerde makam aracı yok.
Koruma yok.
Protokol yok.
Kartvizit yok.
Telefon trafiği yok.
“Ben filancanın adamıyım” deme imkânı yok.
Orada yalnızca hak var.
Ve hak sahibinin sesi…
Belki bugün duyulmuyor.
Belki bugün yoksulun feryadı makam odalarının kalın duvarlarına çarpıp geri dönüyor.
Belki bugün hakkını arayamayanların sesi kalabalıkların gürültüsünde kayboluyor.
Ama insanlık tarihinin en eski gerçeği değişmiyor:
Hakkı yenilenin susması, hakkının ortadan kalkması değildir.
Tüysüz Koyunun Hakkı
Bir gün…
Bugün küçümsenen, susturulan, görmezden gelinen insanların hesabı sorulacak.
Bir babanın çocuğuna alamadığı ekmeğin…
Bir annenin geceleri döktüğü gözyaşının…
Bir gencin umutsuzluğunun…
Bir emeklinin pazarda yaptığı hesabın…
Bir işçinin alın terinin…
Bir vatandaşın hakkının…
Ve eğer gerçekten birilerinin hakkı yenmişse, o hak sahibinin sorusu bir gün mutlaka karşınıza çıkacak.
İşte o zaman ne makam kurtarır insanı ne unvan.
Çünkü tüysüz koyun, tüylü koyundan hakkını isteyecek.
O gün sorulacak soru çok basit olacak:
“Sana emanet edilen gücü kimin hakkı için kullandın?”
İşte asıl hesap budur.
Ve insan, daha o gün gelmeden kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Ben bugün sahip olduklarımın hesabını yarın verebilir miyim?”
Bu soruya gönül rahatlığıyla “evet” diyebilenin korkacağı hiçbir şey yoktur.
Ama cevap suskunluksa…
İşte o suskunluk, bazen bütün cümlelerden daha yüksek sesle konuşur.
Şakir Kurter/TİMETÜRK