Bir toplumu ileri taşıyan en önemli güçlerden biri eğitimdir. Eğitimin en üst basamağında ise üniversiteler bulunur. Bu nedenle üniversitelerin yalnızca bugünü değil, bir ülkenin geleceğini de şekillendiren kurumlar olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.
Ne var ki üniversiteleri konuşurken çoğu zaman yalnızca öğrencileri ve onların sorunlarını konuşuyoruz. Üniversite gençliğinin barınmadan ekonomik sıkıntılara, eğitim kalitesinden gelecek kaygısına kadar pek çok meselesi elbette önemlidir. Fakat üniversitenin öğrenciden ibaret olmadığını da hatırlamamız gerekiyor.
Bir üniversitenin başka bir önemli paydaşı daha var: Akademisyenler.
Akademik ve idari personelin yaşadığı sorunlar, üniversitelerin görünmeyen ama doğrudan eğitim ve araştırma kalitesini etkileyen meseleleridir. Akademisyenin çalışma koşulları ne kadar iyi olursa, üniversitenin ürettiği bilim, verdiği eğitim ve topluma sunduğu katkı da o ölçüde güçlenecektir.
Peki bugün akademisyenlerin temel sorunları nelerdir?
Akademisyenin emeğinin karşılığı
Toplumda akademisyenlerin ekonomik açıdan oldukça iyi durumda olduğu yönünde yaygın bir kanaat bulunuyor. Oysa akademik hayatın gerektirdiği uzun eğitim süreci, sürekli kendini geliştirme zorunluluğu, ders verme, araştırma yapma, yayın üretme ve öğrencilerle ilgilenme gibi sorumluluklar düşünüldüğünde mevcut ekonomik koşulların her zaman tatmin edici olmadığı görülüyor.
Üstelik piyasada daha yüksek gelir elde edebilecek durumda olan pek çok araştırmacı, üniversitede kalmak yerine özel sektörü tercih edebiliyor. Üniversitelerin nitelikli insan kaynağını çekebilmesi ve elinde tutabilmesi için akademik emeğin karşılığının daha iyi verilmesi gerekiyor.
Ek ders ücretlerinin yetersizliği ile performans ve teşvik ödemelerinin yetersiz veya adaletsiz bulunması da bu sorunun başka boyutlarını oluşturuyor.
Kadro meselesi: Belirsizlik akademisyeni yoruyor
Akademisyenlerin önemli sorunlarından biri de kadro meselesi.
Gerekli şartları sağlayan akademisyenlerin dahi zamanında hak ettikleri kadroya ulaşamaması, ciddi bir belirsizlik oluşturuyor. Üniversiteler arasında farklı uygulamaların bulunması da akademisyenlerin kuruma aidiyetini ve kurumsal özdeşleşmesini zorlaştırabiliyor.
Özellikle doktora eğitimini tamamlayan araştırma görevlileri açısından doktora sonrasında akademik kadro bulabilmek önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Akademik açıdan nitelikli insanların yıllarca kadro beklemek zorunda kalması, yalnızca bireysel bir mağduriyet değildir. Bu durum aynı zamanda üniversitelerin yetişmiş insan gücünü kaybetmesi anlamına da gelebilir.
Kriterler değişirken akademisyen ne yapacağını şaşırıyor
Akademik yükselme kriterlerinin ağırlaşması tek başına tartışılması gereken bir konu değil. Bilimsel niteliğin yükseltilmesi elbette gereklidir. Ancak burada asıl mesele, kriterlerin nasıl ve ne şekilde değiştirildiğidir.
Bir akademisyenin yıllarca emek vererek oluşturduğu akademik planın, ani kararlarla değişen kriterler nedeniyle bir anda geçersiz hale gelmesi ciddi bir motivasyon kaybına yol açabilir. Üstelik kriterlerin kurumdan kuruma farklılaşması da akademisyenler açısından ayrı bir belirsizlik yaratmaktadır.
Bilim insanından daha kaliteli çalışmalar beklemek mümkündür; fakat bilim insanının hangi koşullarda ve hangi kurallara göre değerlendirileceğinin de öngörülebilir olması gerekir.
Bilim üretmenin de bir maliyeti var
Akademik yayınların, kongrelerin, araştırmaların ve bilimsel toplantıların ciddi maliyetleri bulunuyor.
Bir akademisyenden sürekli yayın üretmesini, kongrelere katılmasını, uluslararası işbirlikleri geliştirmesini ve proje üretmesini beklerken bu faaliyetlerin mali boyutunu göz ardı edemeyiz.
Proje ve TÜBİTAK/AB fonlarına erişimde yaşanan zorluklar, araştırma bütçelerinin yetersizliği, uluslararası hareketlilik ve işbirliği için yeterli desteğin bulunmaması; konferans, seyahat ve bilimsel toplantı giderlerinin karşılanmasındaki sorunlar akademik gelişimin önündeki önemli engeller arasında yer alıyor.
Bilim üretmesini istediğimiz akademisyene bilim üretmesi için gerekli imkânları sunmak zorundayız.
Akademisyen bilim mi üretsin, evrak mı?
Üniversitelerde giderek daha fazla hissedilen başka bir problem ise iş yükü.
Çok sayıda derse giren, sınav hazırlayan ve değerlendiren, öğrencilerine zaman ayıran bir akademisyenden aynı zamanda sürekli yayın yapmasını beklemek kolaydır. Fakat günün sonunda akademisyenin araştırmaya ayırabileceği zaman sınırlıdır.
Bunun üzerine idari görevler, kalite süreçleri, formlar, şablonlar ve sürekli değişen kriterler eklendiğinde akademisyenin asli işi olan bilimsel araştırma ve eğitim geri plana itilebiliyor. Akademik araştırmaya ve ders hazırlığına ayrılması gereken zamanın idari ve kalite belgelerine harcanması, iş yükünün öngörülemez hale gelmesine neden olabiliyor.
Üniversitelerde kalite elbette önemlidir. Fakat kalite adına oluşturulan bürokrasi, kaliteli eğitimin ve bilimsel araştırmanın önüne geçmemelidir.
Liyakat sorunu üniversitenin huzurunu bozar
Akademik hayatın en hassas meselelerinden biri de yönetim anlayışıdır.
Yönetimin farklı kademelerinde alınan kararlar ve yapılan uygulamalar akademisyenler üzerinde ciddi bir baskı oluşturabilir. Özellikle liyakat yerine adam kayırmacılığın esas olduğu yönündeki algı, akademik birimlerde huzursuzluğa ve güven kaybına neden olabilir.
Üniversite, eleştirel düşüncenin ve özgür bilimsel tartışmanın yaşaması gereken kurumlardır. Bu nedenle yöneticilerin sahip olduğu yetkinin kişisel veya kurumsal baskıya dönüşmemesi büyük önem taşımaktadır.
Araştırma görevlisi, başkasının işini yapmak için değil bilim insanı olmak için vardır
Araştırma görevlilerinin sorunları ise ayrıca ele alınmalıdır.
Araştırma görevlilerinin bazı durumlarda kendi akademik çalışmalarından uzaklaşıp farklı hocaların işlerini yapmak zorunda kalmaları ciddi bir problem oluşturabilir. Kendi derslerini araştırma görevlilerine devreden akademisyenlerin bulunması da meselenin başka bir boyutudur.
Araştırma görevlilerinin esas amacı, akademik kariyerlerini geliştirebilecekleri ve bilimsel çalışmalarına yoğunlaşabilecekleri bir ortamda yetişmektir. Bu nedenle araştırma görevlisinin emeğinden yararlanılırken onun akademik gelişiminin de korunması gerekir.
Öğretim görevlisini de görmezden gelmeyelim
Öğretim görevlileri de üniversitenin önemli unsurlarından biri.
Özellikle yüksek ders yükleri dikkate alındığında öğretim görevlilerinin üniversite içerisindeki eğitim faaliyetlerine yaptığı katkı son derece önemlidir. Buna rağmen yeterince değer gördüklerini söylemek her zaman mümkün değildir.
Akademik unvan farklılıklarının, öğretim görevlilerinin değersizleştirilmesine dönüşmemesi gerekir. Üniversitede herkesin yaptığı işin niteliği ve kuruma sunduğu katkı üzerinden değerlendirilmesi daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.
Daha iyi üniversite, daha mutlu akademisyenle mümkün
Bütün bu sorunların ortak bir noktası var: Üniversitenin niteliği, orada çalışan insanların niteliği ve çalışma koşullarıyla doğrudan bağlantılıdır.
Akademisyenden daha fazla yayın, daha fazla proje, daha fazla uluslararası işbirliği, daha kaliteli eğitim ve daha yüksek performans bekliyorsak, önce onun bunları gerçekleştirebileceği çalışma ortamını oluşturmalıyız.
Özlük haklarından kadroya, akademik yükselme kriterlerinden araştırma bütçelerine, ders yükünden bürokratik işlemlere kadar uzanan sorunların çözümü için artık daha somut adımlar atılması gerekiyor.
Çünkü üniversiteyi yalnızca binalardan, laboratuvarlardan veya sıralarda oturan öğrencilerden ibaret görürsek büyük resmi kaçırırız.
Üniversite; öğrencisiyle, akademisyeniyle, araştırma görevlisiyle, öğretim görevlisiyle ve idari personeliyle bir bütündür.
Ve unutmayalım:
Daha iyi bir üniversite için yalnızca daha başarılı öğrencilere değil, daha iyi çalışma koşullarına sahip, daha mutlu ve daha özgür akademik kadrolara da ihtiyacımız var.
Prof. Dr. Abdulvahap Akıncı/TİMETÜRK