$

Dolar

49,0139

€

Euro

56,1125

£

Sterlin

65,2519

₣

Frank

59,1884

₺

Gram Altın

6.740,8000

₿

Bitcoin

4.147.893

$

Dolar

49,0139

€

Euro

56,1125

£

Sterlin

65,2519

₣

Frank

59,1884

₺

Gram Altın

6.740,8000

₿

Bitcoin

4.147.893

Makale 28.09.2026 7 dk okuma

Tuz koktu

Paylaş:

Haram yemedik hamdolsun; tuzunu boşverin tozuna bile meyletmedik.

Affedersiniz, it gibi, eşek gibi çalıştık hayatımız boyunca. 

Hâlâ da çalışıyoruz… 

Hayata bir ucundan tutunmaya uğraştık hep; Dişimizden, boğazımızdan kestik. Çocuğumuzun rızkını, evimizin nafakasını helalinden kazanabilmek için ömür tükettik.

Fakat her sabah uyandığımızda cebimizden biraz daha para eksildi. Alın terimizden biraz daha çalındı. Bazen enflasyonla, bazen vergiyle, bazen israfla, bazen de adına “iddia” denilen fakat kokusu bütün memlekete yayılan karanlık ilişkilerle…

Hem de gözümüzün içine baka baka.

Utanmadan, sıkılmadan, hesap vermeden…

Et kokarsa tuzlanır.

Peki, tuz kokarsa ne yapılır?

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü fon soruşturması kapsamında basına yansıyan son haberler, insanın aklına işte bu soruyu getiriyor. Eski bakan ve AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi İlyas Kaya hakkında çok ciddi borsa işlemi iddiaları gündeme getirildi. Ardından Kaya’nın eşi ve çocukları dâhil aile fertlerinin mal varlıkları üzerinde satış, devir ve para transferlerinin izne bağlanması; menkul kıymetlerin dondurulması; tapu, gemi ve uçak kayıtlarının tespit edilmesi yönünde savcılığın tedbir talep ettiği haberleri yayımlandı. Kaya da bütün parti görevlerinden affını istediğini açıkladı.

Altını özellikle çiziyorum… Soruşturma mahkûmiyet değildir. İddia, hüküm değildir. Hiç kimse, hakkında kesinleşmiş yargı kararı olmadan suçlu ilan edilemez…

Fakat masumiyet karinesi, siyasetçinin milletin karşısına çıkıp açık, anlaşılır ve belgeli biçimde hesap verme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Çünkü siyaset yalnızca ceza hukukunun dar koridorlarında yapılan bir iş değildir; vicdani ve siyasi sorumluluğu da vardır…

İstifa etmek yahut görevden “af istemek” elbette önemlidir. Ancak bu, hesabın kapandığı anlamına gelmez.

Bu para nereden geldi?

Bu işlemler nasıl yapıldı?

Olağanüstü kazanç iddiaları doğru mudur?

Önceden bilgi alınmış mıdır?

Kamu nüfuzu kullanılmış mıdır?

Devletin denetim kurumları zamanında ne yapmıştır?

Tedbir alınmış alınmasına da; Para kazanılırken, servet büyürken, hisse senetleri akıl almaz biçimde yükselirken neredeydiniz?

İş işten geçtikten sonra kapıya kilit vurmak, “Ben seni öptüm bir öğlen, ahirete kadar söylen” demeye benzemez mi?

Aynı ölçü İstanbul Büyükşehir Belediyesi dosyası için de geçerlidir; başka belediyelerde ve kamu kurumlarında gündeme gelen her yolsuzluk, rüşvet, irtikâp ve ihaleye fesat iddiası için de…

 

Kimse bana katakulli yapıp kendi mahallesindeki şaibeyi aklamaya, karşı mahalleninkini ise daha iddianameyi okumadan mahkûm etmeye kalkmasın.

 

İBB’de adı geçen kişi CHP’li diye dosyayı çöpe atamam.

 

İktidar çevresindeki bir isim AK Partili diye iddiaların üzerine sünger çekemem.

 

Çünkü çalınan, partilerin parası değil; milletin parasıdır. Yenilen, bir partinin hakkı değil; yetimin, emeklinin, işçinin, memurun hakkıdır.

 

Siyaset; makamı şahsi nüfuza, nüfuzu menfaate, kamu gücünü de eşin, dostun, akrabanın ve yakın çevrenin imtiyazına dönüştürme yeri değildir.

Devlet koltuğu servet büyütme tezgâhı, belediye kasası seçim finansmanı, kamu ihalesi yandaş zengin etme aracı hiç değildir.

 

Seçilmeden önce bir koltuk uğruna milyonlar harcayanlara insan sormadan edemiyor…

 

Üç kuruşluk vekil ya da başkan maaşı için mi bu kadar para saçıyorsunuz?

 

Yoksa o koltuk, harcananın kat kat fazlasını çıkaracak bir yatırım kapısı olarak mı görülüyor?

 

Sezai Karakoç’a o sarsıcı sözü boşuna kulaklarımızda çınlamıyor…

 

“Dava için para kazanmaya giden adamların hiçbiri eve geri dönmedi.”

 

Niçin dönsünler ki, millet onlara göre bir sürü sağılır inek..

 

Dava dediğimiz şey vatanı sevmekse bu sevginin bütün yükü, ezası ve cefası neden yalnızca milletin sırtında?

 

Neden fedakârlık vatandaşa, feragat emekliye, sabır işçiye, kemer sıkmak memura düşüyor da siyasetin imtiyazlı katlarına çıkıldığında servetler, makamlar ve nüfuzlar büyüyor?

 

Millet eziliyor. Millet kan ağlıyor.

 

Fakat partizanlık öyle bir afyona dönüşmüş ki herkes karşı tarafın hırsızını görüyor, kendi tarafındakine gelince gözünü kapatıyor.

 

“Bizimki yapmaz; yaptıysa bir bildiği vardır” diyenlerin, memleketin ahlaki çöküşündeki payı en az yağmaya el uzatanlar kadar ağırdır…

Hırsızlığı yapan el kadar, o eli sırf kendi partisinden diye saklayan vicdan da kirlidir.

Hiç mi izan yok?

Hiç mi feraset yok?

Neden bu teslimiyet?

Neden bu kabulleniş?

Neden adalet talebimiz parti rozetine göre renk değiştiriyor?

 

Benim vicdanımın parti rozetini okuyacak bir selektörü yok.

 

Kim hırsızlık yaptıysa, kim milletin malına el uzattıysa, kim kamu gücünü kendisine veya yakınına menfaat sağlamak için kullandıysa karşısındayım.

iktidardaysa da karşısındayım, muhalefetteyse de…

 

Belediyedeyse de, bakanlıktaysa da, Meclisteyse de…

 

Suçu sabit olana “bizim çocuk” diye arka çıkan namerttir.

 

Kendi mahallesinin arsızını koruyup karşı mahallenin hırsızına küfreden de adalet istemiyor; yalnızca ganimette sıra kendisine gelsin istiyordur.

Hırsızın partisi olmaz.

 

Rüşvetin ideolojisi olmaz.

 

Yetim hakkının rozeti olmaz.

 

Yeter artık!

 

Ne bu milletin sizden çektiği

Bu dünya bize zahmetten başka pek az şey verdi. Biz yine de harama el uzatmadık, başkasının hakkına göz dikmedik.

 

Dilerim dünyadaki mahkemeler gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarır; suçlu kimse cezasını bulur, masum kimse aklanır.

Ama bir de rûz-i mahşer var.

Dosyaların kaybolmadığı, delillerin karartılmadığı, nüfuzun işlemediği, hâkimin satın alınmadığı o büyük mahkeme…

Biz hakkımızı orada da isteriz.

Fakat adaletin tecellisi için mahşeri beklemek zorunda kalmayalım. Bu dünyada da hukuk işlesin, denetim görevini yapsın, siyasetçi hesabını versin, kamu malına el uzatan kim olursa olsun karşılığını görsün.

Çünkü tuz, yalnızca eti korumak için vardır; çürümüşlüğü örtmek için değil.

Tuz kokmaya başladıysa mesele artık tek tek kişilerin, partilerin ya da dosyaların meselesi değildir. Mesele, memleketin adalet duygusunun ve ahlak terazisinin bozulmasıdır.

O terazi yeniden kurulmadıkça, hiçbir makam temiz görünmeyecek; hiçbir açıklama milletin içine sinmeyecektir.

Et kokarsa tuzlanır.

Tuz kokarsa, artık kokuyu bastıracak başka bir tuz değil; hakikat, hukuk ve hesap gerekir.

Çünkü bu memlekette yalnızca et değil…

Tuz da koktu!

Hakkı Balcı/TİMETÜRK

Etiketler:
Hakkı Balcı
Hakkı Balcı

Köşe Yazarı