$

Dolar

48,5988

Euro

56,4072

£

Sterlin

65,8001

Frank

59,5246

Gram Altın

6.795,1900

Bitcoin

3.763.487

$

Dolar

48,5988

Euro

56,4072

£

Sterlin

65,8001

Frank

59,5246

Gram Altın

6.795,1900

Bitcoin

3.763.487

Makale 12.09.2026 6 dk okuma

Eylül’de mi netamelilik, yoksa insanda mı?

Paylaş:

Şairler Eylül’e sitem eder. Önüne gelen öfkesini Eylül’e savurur. Kimi “ayrılık” der, kimi “hüzün”, kimi “hazan”… Sonunda zavallı Eylül, geldiğine geleceğine pişman edilir. Doğrusu, yabancısı da değildir bu suçlamaların. Netametlere karşı metanetli bir aydır Eylül. Ama kardeşim, bu kadar da olmaz ki! O gün, yani 11 Eylül 2001 günü, kulakları çınlasın, dönemin Seydişehir Kaymakamı sevgili Cemil Aksak’ın makamına hâl hatır sormaya gitmiştim. Henüz çaylarımızdan birkaç yudum almıştık ki Cemil Abi birden televizyona döndü: “Bak Hakkı, bak neler oluyor!” dedi. Ben de döndüm, baktım. Bir uçağın açtığı yara henüz anlaşılmaya çalışılırken, öteki uçak gözlerimizin önünde ikinci kuleye saplandı. Kuleler, kamikaze saldırılarını andıran bir vahşetle canevinden vuruluyordu. İnsanlar yüzlerce metre yükseklikte ateşle boşluk arasında kalmış, dünya ise bir televizyon ekranının karşısında dehşeti seyrediyordu. Cemil Abi, gözünü ekrandan ayırmadan: “Hakkı, bu saldırı yeni bir dönemin başlangıcı. Hiçbir şey göründüğü gibi değil…” dedi. Dedikleri çıktı. Gerçekten de o gün yalnızca iki kule yıkılmadı. Dünyanın dengesi, hukukun ölçüsü, insanlığın birbirine duyduğu güven de enkazın altında kaldı. ABD, “Teröre Karşı Küresel Savaş” ilan etti. Afganistan işgal edildi, Taliban yönetimi devrildi; fakat savaş yirmi yıl sürdü ve sonunda Taliban yeniden iktidara döndü. Irak’ın 11 Eylül saldırılarıyla doğrudan bağlantısı kanıtlanamadığı hâlde, bu defa “demokrasi” ve kitle imha silahları söylemiyle 2003’te Irak işgal edildi. Bir ülkenin yalnız ordusu değil, devleti ve toplumsal dokusu da dağıtıldı. El Kaide zayıflatılmak istenirken Irak ve Suriye’de oluşan otorite boşlukları, daha kanlı bir yapının, DEAŞ’ın büyüyebileceği zemini besledi. Milyonlarca insan yerinden edildi. Orta Doğu’nun şehirleri yıkıldı; analar evlatsız, çocuklar vatansız, halklar yarınsız kaldı. Batı’da İslam karşıtlığı, yabancı düşmanlığı ve Müslümanlara yönelik kuşku arttı. Bir avuç teröristin cinayeti, milyarlarca insanın inancını sanık sandalyesine oturtmak için kullanıldı. Dünya siyasetinin pusulası yıllarca Orta Doğu’ya, işgallere, güvenlik politikalarına ve bitmek bilmeyen savaşlara çevrildi. Nihayet Suriye, yıllar süren savaşın ardından lime lime edildi. Bugün İsrail’in Suriye’nin egemenliğini hiçe sayan saldırıları, burnumuzun dibinde yeni gerilimlerin ve yeni savaş ihtimallerinin ateşini harlıyor. Şimdi soralım: Suç Eylül’de mi? Yoksa Eylül’ün burnundan getirenlerde mi? Hâlbuki… Ne “hazan” ne de “hüzün”dü onun adı bizim evde. “Güz geldi” yahut “güzün vakti” derdi anam, mahzun Eylül’e… Çünkü Eylül’ün yaptığı, yaprağı sarartmaktı. İnsanın yaptığı ise şehirleri yakmak, ülkeleri parçalamak, çocukları yetim bırakmaktı. Yarın da 12 Eylül’ün yıl dönümü… Bir sabah radyolardan marşlar yükseldi. Meclis susturuldu, siyasi partiler kapatıldı, hukuk askıya alındı. Yüz binlerce insan gözaltına alındı; cezaevleri işkenceyle, darağaçları genç bedenlerle tanıştı. Adalet terazisi, “bir sağdan, bir soldan” denilerek bir idam sehpasına çevrildi. Körpecik yaşındaki evlatları astılar. Sonra o darbenin hazırladığı anayasa, 7 Kasım 1982’de halkın önüne getirildi ve yüzde 91,37 “evet” oyuyla kabul edildi. Elbette o oranı, bugünün serbest ve çoğulcu seçim ortamında verilmiş sıradan bir seçmen kararı gibi okumak hakkaniyetli değildir. Sandığın üzerinde cuntanın gölgesi, toplumun üzerinde korku, sözün üzerinde sansür vardı. Lakin yine de şu suali sormaktan vazgeçemeyiz: Darbelerden medet umanların, “Nizam gelsin de nasıl gelirse gelsin” diyenlerin, güçlüden yana saf tutup mazlumun feryadına kulak tıkayanların hiç mi kabahati yoktu? Zulüm yalnızca onu yapanın eliyle büyümez. Alkışlayanın avucuyla, susanın diliyle, görmezden gelenin aymazlığıyla da büyür. Celladı kudretli kılan yalnızca elindeki ip değildir; o ipin gerilmesini sessizce seyreden kalabalıktır. Üstelik tarihin Eylül defteri yalnız bizim acılarımızla yazılmadı. 1 Eylül 1939’da Nazi Almanyası Polonya’yı işgal etti; İkinci Dünya Savaşı Avrupa’da başladı. 2 Eylül 1945’te Japonya teslim belgesini imzaladı; aynı savaş resmen sona erdi. Demek ki Eylül, bir gün savaşın başladığını, başka bir gün bittiğini gördü. Başlatan da bitiren de Eylül değildi; insandı. 6–7 Eylül 1955’te İstanbul’da kışkırtılan kalabalıklar, yıllardır yan yana yaşadıkları gayrimüslim komşularının evlerine, iş yerlerine ve ibadethanelerine saldırdı. Komşuluğu unutan Eylül değildi; insandı. 5 Eylül 1972’de Münih Olimpiyatları kana bulandı; sporcular öldürüldü. Barış için yakılan olimpiyat meşalesini söndürmeye kalkışan Eylül değildi; insandı. 11 Eylül 1973’te Şili’de Salvador Allende yönetimi askerî darbeyle devrildi ve ülkenin üzerine yıllarca sürecek bir diktatörlük karanlığı çöktü. Demokrasiyi tankın paletleri altında ezen Eylül değildi; insandı. 16–18 Eylül 1982’de Sabra ve Şatilla kamplarında yüzlerce Filistinli sivil katledildi. Savunmasız insanların üzerine ölüm salan Eylül değildi; insandı. Ve 11 Eylül 2001’de uçaklar kulelere çarptı. Uçağın rotasını gökdelenlere çeviren de, ardından bütün coğrafyaların rotasını savaşa kıran da Eylül değildi; yine insandı. İşin en acı ve en manidar tarafı nedir bilir misiniz? Birleşmiş Milletler, 21 Eylül’ü “Uluslararası Barış Günü” ilan etti. Aynı ayın içine hem savaşları hem barış gününü sığdıran takvim değil, insanın çelişkisidir. Bir yanda barış güvercini uçururuz, öte yanda bombaların pimini çekeriz. Bir elimizle anıt diker, öteki elimizle mezar kazarız. Ölenlerin ardından nutuk atar, öldürmeye hazırlanırken susarız. Felaket gelince ağıt yakar; felaket hazırlanırken başımızı çeviririz. Sonra bütün günahı, dili ve eli olmayan bir aya yükleriz. Oysa Eylül’ün ne ordusu vardır ne bombası… Ne uçağı vardır ne darağacı… Ne sarayı bombalar ne kule yıkar… Eylül yalnızca gelir. Yaprakları sarartır, havayı serinletir, toprağı kışa hazırlar. Kanı döken biziz. Savaşı çıkaran biziz. Darbeyi yapan, alkışlayan, susarak büyüten biziz. Sonra da utanmadan takvime söveriz. Ayıp ediyoruz Eylül’e… Netamelilik onda değil. İnsanda!

Hakkı Balcı/TİMETÜRK

Etiketler:
Hakkı Balcı
Hakkı Balcı

Köşe Yazarı