Uzun zamandır ilk defa hukuk ve adalet adına, bütün siyasî gürültünün arasından ümit verici bir gelişmeye şahit oluyoruz. İddialar artık yalnız miting kürsülerinde, televizyon ekranlarında ve sosyal medya mahfillerinde konuşulmuyor. İddia sahipleri, etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak isteyen sanıklar, suçlananlar ve müdafileri hâkim huzuruna çıkıyor. Söylenenler zapta geçiyor. Sorular soruluyor. Çelişkiler ortaya çıkıyor. İddiaların hangisinin müspet delile dayandığı, hangisinin zan ve rivayetten ibaret olduğu mahkeme huzurunda sınanıyor. Olması gereken de budur. İBB davası 1 eylül 2026itibari ile 73’üncü duruşma gününe ulaştı. Dosyada 53’ü tutuklu 414 sanık bulunuyor. İddianame; 143 ayrı eylemden, yaklaşık 160 milyar lira ve 24 milyon dolarlık menfaatten, ayrıca 95 taşınmazdan söz ediyor. Altını kalın çizgilerle çizelim: Bunlar henüz mahkemece sabit görülmüş hakikatler değil, iddia makamının isnatlarıdır. Fakat bu rakamların ve iddiaların büyüklüğü de meseleyi “Siyasî operasyon!” diyerek kestirip atmaya müsaade etmeyecek kadar vahimdir. Nitekim etkin pişmanlık kapsamında ifade veren Aziz İhsan Aktaş, belediyeden doğan alacak ve hak edişlerin baskı vasıtası olarak kullanıldığını, para taleplerinin birtakım aracılar üzerinden iletildiğini ve kurulduğunu iddia ettiği sistemin İmamoğlu’nun siyasî hayatını finanse etmeyi amaçladığını öne sürdü. Buna karşılık Adem Kameroğlu, Ekrem İmamoğlu’nun kendisini doğrudan tehdit etmediğini; ancak işlerinin engellenmemesi için bazı şeyleri yapmak mecburiyetinde hissettiğini söyledi. Bazı sanıklar önceki beyanlarını muhafaza etti. Bazıları ifadelerini değiştirdi. Bazıları geri çekti. Bazı anlatımlarda açık tenakuzlar görüldü. İşte mahkeme bunun için vardır. Bir kişinin “İtiraf ediyorum” demesi tek başına bütün isnatları hakikat hâline getirmediği gibi, sanıkların “Bize iftira atılıyor” demesi de dosyadaki bütün delilleri kendiliğinden hükümsüz kılmaz. Adalet; sloganla değil, delille konuşur. Banka hareketine bakar. İhale dosyasını inceler. Mesaj kayıtlarını karşılaştırır. Kamera görüntüsünü, tapuyu, faturayı, bilirkişi raporunu ve tanık anlatımlarını birlikte değerlendirir. Sonra hükmünü verir. İBB dosyası ne zaman konuşulsa bazı çevreler aynı müdafaa hattına sığınıyordu: “Melih Gökçek niçin yargılanmıyor?” Bu soru elbette sorulabilir, hatta sorulmalıdır. Fakat başka bir kişi hakkında soruşturma açılmamış olması, İBB dosyasındaki iddiaları ortadan kaldırmaz. Bir hırsızlık iddiasına, başka bir hırsızlık iddiasını göstererek cevap verilmez. Bir dosyadaki adaletsizlik, diğer dosyadaki muhtemel suçu helâl hâle getirmez. Bugün o siyasî perdenin de aralanmaya başladığını görüyoruz. Gazeteci Murat Ağırel; Gökçek ailesiyle bağlantılı olduğunu ileri sürdüğü Almanya’daki HAMAG şirketi, Düsseldorf’taki gayrimenkuller, Velbert’teki alışveriş merkezi teşebbüsü ve bu yatırımlarda kullanılan paranın kaynağı hakkında belgeler bulunduğunu açıkladı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı iddiaları ihbar kabul ederek resen soruşturma başlattı. Murat Ağırel de 31 Ağustos’ta yaklaşık üç buçuk saat tanık sıfatıyla ifade verdi ve elindeki belgeleri savcılığa teslim etti. Melih Gökçek ise suçlamaların tamamını reddederek bunların iftira olduğunu ve hukukî yollara başvuracağını bildirdi. Ankara Büyükşehir Belediyesi de Melih Gökçek, aile fertleri, bazı belediye bürokratları, Beyaz TV ve Osmanlıspor yöneticileri hakkında “suç örgütü” iddiasıyla 7 Ağustos 2026 tarihinde Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosuna suç duyurusunda bulunduğunu açıkladı. Şimdi yapılması gereken bellidir: Savcılık bütün iddiaları hiçbir siyasî mülahazaya kapılmadan araştırmalıdır. Delil varsa iddianame hazırlanmalı ve açık yargılama başlamalıdır. Delil yoksa da kimsenin şeref ve haysiyeti siyasî dedikodulara kurban edilmemelidir. Gökçek hakkında soruşturma başlatılması, İmamoğlu’nu kendiliğinden suçlu yapmaz. İmamoğlu hakkında dava açılması da Gökçek’i kendiliğinden masum yapmaz. İkisi de aynı hukuk terazisine çıkmalıdır. Asıl meselenin seçmene bakan tarafı buradadır. Türkiye yıllardır şu menhus anlayıştan çekiyor: “Benim partimden çalıyorsa vardır bir hikmeti.” “Bizim mahalleden ise üstünü örtelim.” “Karşı taraftansa daha mahkeme kurulmadan asalım.” Kusura bakmayalım… Bunun adı siyasî sadakat değil, ahlâkî çürümedir. Hırsızlığın sağı, solu, muhafazakârı, sosyal demokratı olmaz. Rüşvetin yerlisi ve millîsi olmaz. Kul hakkının parti rozeti olmaz. Bir kimsenin hırsızlığı kesinleşmiş mahkeme kararıyla sabit olursa “Bizdendir” diye müdafaa etmek, yapılan fenalığa müşterek olmaktır. Benim hırsızım iyi, seninki kötü denildiği gün adaletin mizânı bozulur; devletin hazinesi de milletin vicdanı da yağmaya açılır. YENİ Parti’nin adil yargılanma talep etmesi doğrudur. İmamoğlu’nun müdafaa hakkını savunması da meşrudur. Duruşmaların eksiksiz biçimde canlı yayımlanmasını istemesi de desteklenmelidir. Fakat adil yargılanmayı istemekle, mahkeme hükmü ortaya çıkmadan bir kişiyi siyaseten beraat ettirmek aynı şey değildir. Yeni parti özgür özel ve 90 milletvekilinin katılı ile kuruldu, ekrem İmamoğlu’da 13 ağustosta partiye katıldı. Parti bugün 91 milletvekili ile meclisin ikinci büyük partisi durumunda… Böylesine büyük bir siyasî hareketin bütün istikbalini, mahkeme süreci tamamlanmamış tek bir isme bağlaması büyük bir kumardır. Bir parti arkadaşını yalnız bırakmayabilir. Hukuksuzluğa karşı çıkabilir. Tutukluluğun cezaya dönüşmesini eleştirebilir. Fakat bir siyasî parti, bir kişinin müdafaa komitesine dönüşmemelidir. İmamoğlu beraat ederse, adalet yerini bulmuş olur ve siyasî itibarı daha da kuvvetlenir. Fakat mahkeme, somut maddî delillere dayanarak mahkûmiyet kararı verir ve bu karar istinaf ile temyiz denetiminden geçerek kesinleşirse ne olacaktır? YENİ Parti, daha şimdiden verdiği kayıtsız şartsız siyasî kefaletin altında kalmayacak mıdır? Bütün ahlâk, şeffaflık ve temiz siyaset iddiasını tek bir dosyanın akıbetine bağlamak, siyasî feraset değil; siyasî intihar ihtimalini göze almaktır. Masumiyet karinesi herkesi korur. Dolayısıyla bugün ne İmamoğlu’na ne de Gökçek’e “hırsız” diyebiliriz. Fakat masumiyet karinesi; soru sormayı bırakmak, delillere göz kapatmak ve bir siyasetçiye peşinen namus kefaleti vermek demek de değildir. Hukuk ayrı, kör taassup ayrıdır. Vefa ayrı, şahısperestlik ayrıdır. Adalet ayrı, hamaset ayrıdır. Benim istediğim çok basit; İBB dosyası bütün iddia ve savunmalarıyla sonuna kadar görülsün. Melih Gökçek hakkındaki iddialar da aynı ciddiyet ve cesaretle soruşturulsun. AK Partili olduğu için kimse korunmasın. CHP’li veya YENİ Partili olduğu için kimse peşinen aklanmasın. Mahkûmiyet çıkarsa deliliyle, gerekçesiyle ortaya konulsun. Beraat çıkarsa insanların alnına sürülen kara leke açıkça temizlensin. Çünkü adalet, yalnız rakibimizin kapısını çaldığında alkışlayacağımız bir cellât değildir. Adalet, bir gün bizim kapımızı da çalabileceğini bilerek muhafaza etmemiz gereken mukaddes bir emanettir. Seçmen artık şu basit hakikati kavramalıdır: Bizim hırsızımız yoktur. Hırsızlığı kesinleşen varsa artık bizden değildir. Hukukun mizânına parti rozeti, makam, şöhret ve oy oranı konulmaz. Ya herkes hesap verir… Ya da hiç kimse adaletten bahsetmesin.
Hakkı Balcı/TİMETÜRK