Daha düne kadar Cumhuriyet Halk Partisi’ne yöneltilen en küçük eleştiri, neredeyse 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu hassasiyetiyle karşılanıyordu.
“CHP, Atatürk’ün partisidir…”
“Cumhuriyetin teminatıdır…”
“Laikliğin son kalesidir…”
Bu cümlelerin arkasına sığınılıyor; partiyi eleştiren herkes, neredeyse Atatürk’e ve Cumhuriyete karşı olmakla suçlanıyordu.
Bugün ise aynı çevrelerin içinden bazıları çıkmış:
“CHP’nin yok olması Türkiye için yararlıdır.”
“CHP bir daha asla kurulmamalıdır. diyebiliyor
Hakikaten;
Ne değişti?
CHP’nin tarihi mi değişti?
Kurucusu mu değişti?
Altı Ok mu değişti?
Yoksa yalnızca partinin yönetimini elinde tutanlar mı değişti?
Mesele gerçekten Atatürk, Cumhuriyet ve laiklik ise CHP’nin değeri, genel başkanlık koltuğunda kimin oturduğuna göre artıp azalabilir mi?
Bir siyasi parti, siz yönetirken “Atatürk’ün emaneti”, elinizden çıkınca “ömrünü tamamlamış bir yapı” olabilir mi?
Özdemir İnce, 20 Mart 2026 tarihli “Ebedî Kemalizm” başlıklı yazısında, “Kemalizm altı ok, altı ok da Türkiye’nin düzeni, rejimi” diyordu. Altı Ok’u tartışmanın Cumhuriyeti tartışmak anlamına geleceğini savunuyordu.
Aradan altı ay bile geçmeden aynı Özdemir İnce, bu defa CHP ile Altı Ok’un ömrünü tamamladığını, CHP’nin yok olmasının Türkiye için yararlı olacağını ve bir daha asla kurulmaması gerektiğini söyledi.
Mart ayında “ebedî” olan Kemalizm, eylül ayında nasıl ömrünü tamamladı?
Mart ayında Türkiye’nin düzeni ve rejimi sayılan Altı Ok, altı ay sonra nasıl tasfiye edilmesi gereken bir yüke dönüştü?
Bir insan düşüncesini değiştirebilir.
Bir kurum eleştirilebilir.
Bir parti zamanın ihtiyaçlarına cevap veremediği için yenilenmeye çağrılabilir.
Fakat burada düşünce değişikliğinin ötesinde, insanın kendi geçmişini inkâr eden bir savrulma vardır.
Çünkü mesele yalnızca CHP yönetimini eleştirmek değildir.
“CHP kapatılsın, Altı Ok ömrünü tamamladı” demek; yıllarca savunduğunuz siyasi ve fikrî mirasın altına kendi elinizle dinamit koymaktır.
Altı Ok, partinin yönetimini elinde tutan kişinin şahsi mülkü değildir.
İşinize geldiğinde “Türkiye’nin rejimi”, işinize gelmediğinde “ömrünü tamamlamış bir amblem” hiç değildir.
Mustafa Balbay ise 26 Şubat 2026 tarihli yazısına “Asıl hedef: CHP’siz Türkiye!” başlığını atmıştı.
CHP’siz bir Türkiye’nin laikliğin rafa kalktığı, demokrasinin işlemediği ve Cumhuriyet kazanımlarını geri getirme ümidinin tükendiği bir Türkiye olacağını söylüyor; “CHP, sadece CHP’den ibaret değil” diyordu.
Aynı Balbay, 5 Eylül’de katıldığı televizyon programında, “Hiç dilemiyorum tabii ki, CHP kapatılsa…” diye başlayan ve kapatılmanın muhalefeti bir araya getirebileceğini anlatan talihsiz bir cümle kurdu.
Balbay daha sonra sözlerinin bağlamından koparıldığını, CHP’nin kapatılmasını istemediğini ve asıl vurgusunun yargının siyasete müdahalesine karşı ortak mücadele olduğunu açıkladı.
Dolayısıyla Balbay’a, “CHP kapatılsın dedi” diye doğrudan bir isnatta bulunmak istemiyorum…
Ancak; Şubat ayında CHP’sizliği laikliğin ve demokrasinin sonu olarak gören bir kalem, eylül ayında CHP’nin kapatılmasını neden muhalefeti toparlayabilecek faydalı bir ihtimal gibi cümle içinde kullanır anlamak istiyorum?
Bir siyasi partinin yargı marifetiyle kapatılması, muhalefeti birleştirecek bir fırsat değil; demokrasi adına utanılması gereken bir müdahaledir.
Üstelik CHP, 12 Eylül askerî rejiminin bütün siyasi partileri tasfiye eden anlayışıyla 1981’de kapatılmış, ancak 1992’de yeniden açılabilmiştir.
O karanlık dönemin acısını bilenlerin, parti kapatmayı ihtimal cümlesinde bile bir siyasi çıkış yolu gibi göstermemesi gerekir.
Özgür Özel, daha 16 Kasım 2025’te Kilis’te yaptığı konuşmada:
“Umut Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün partisi Cumhuriyet Halk Partisi’ndedir” diyordu.
CHP Genel Başkanlığı koltuğunu Atatürk’ün emaneti ve bir siyasetçinin ulaşabileceği en yüce makam olarak tarif ediyor; “Partileri millet açar, millet kapatır” diye haykırıyordu.
Sekiz ay sonra Özgür Özel, 34 yıldır üyesi olduğu CHP’den 91 milletvekiliyle birlikte ayrılarak Yeni Parti’yi kurdu.
Ardından “kronometre sıfırlanmıştır” dedi; Yeni Parti’nin CHP’nin devamı olmadığını, ne İmamoğlu’nun ne Özel’in ne de başka bir ismin partisi olduğunu savundu.
Elbette herkes partisinden ayrılabilir.
Yeni bir parti kurmak da demokratik bir haktır.
Buradaki mesele ayrılmak değil; ayrılmadan önce kutsallaştırılan bir kurumun, ayrıldıktan sonra değersizleştirilmesidir.
Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun bizzat “CHP kapatılsın” dediğini ileri sürmüyorum.
Fakat onların siyasi gelecekleri, liderlik mücadeleleri ve cumhurbaşkanlığı hesabı etrafında gerçekleşen kopuşun, CHP’yi gözden çıkaran bu hoyrat dilin önünü açtığı da ortadadır.
Yargı kararlarının, mutlak butlan tartışmasının ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun tutumunun bu ayrışmada payı vardır.
Ancak bütün sorumluluğu yargıya veya Kılıçdaroğlu’na yükleyip Özel–İmamoğlu cephesinin siyasi ihtiraslarını hiç konuşmamak da gerçeğin yarısını gizlemektir.
Bir siyasi proje, iç mücadeleyi kaybettiğinde partiyi terk edip kadrolarıyla başka bir çatı kuruyorsa burada yalnızca “demokrasi mücadelesi” değil, açık bir iktidar ve liderlik mücadelesi de vardır.
CHP gerçekten “Atatürk’ün partisi” ise bu vasfı, Özgür Özel genel başkanlıktan ayrılınca ortadan kalkmaz.
CHP gerçekten Cumhuriyetin ve laikliğin teminatı ise bu teminat, 91 milletvekili başka bir partiye geçti diye hükümsüz hâle gelmez.
Yok eğer CHP ömrünü tamamlamış, kapatılması ülke için yararlı olacak sıradan ve gereksiz bir teşkilatsa; o zaman yıllarca “Atatürk’ün partisi” sözünü bir eleştiri kalkanı olarak kullananlar millete açıklama borçludur.
Demek ki bağlılık, zannettiğimiz gibi çelik bir halat değilmiş.
Kendir ipliğine bağlıymış.
Makam gidince kopmuş…
Yönetim el değiştirince çözülmüş…
Siyasi menfaat başka bir adrese taşınınca “Atatürk’ün emaneti” birdenbire gözden çıkarılabilmiş.
CHP’nin yönetimini eleştirmek başka şeydir.
CHP’nin yanlışlarını, dönüşümünü ve tarihî çizgisinden uzaklaşmasını tartışmak başka şeydir.
Fakat daha düne kadar eleştireni Atatürk düşmanlığıyla suçladığınız bir parti için bugün “yok olması Türkiye’ye yararlıdır” demek, eleştiri değil; kendi geçmişinizi inkârdır.
Ya dün söyledikleriniz samimiydi, bugün öfkenize yeniliyorsunuz…
Ya da bugün söyledikleriniz gerçek düşüncenizdir ve dün Atatürk’ün adını siyasi bir kalkan olarak kullanıyordunuz.
Bunun üçüncü bir izahı yoktur.
Atatürk’ün adı, kimsenin genel başkanlık tapusu değildir.
Cumhuriyet de siyasi ihtirasların kullanıp atacağı bir ambalaj hiç değildir…
Hakkı Balcı/TİMETÜRK