Bu yazı, Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu yapısal reformları ele alan üç bölümlük değerlendirme dizisinin ikinci bölümüdür.
Türkiye'nin Öncelikli Reformu Nedir?
Serinin ilk yazısında, Türkiye ekonomisinin kur-faiz-enflasyon sarmalında aslında bir "ateş yükselmesi" yaşadığını, asıl hastalığın ise derindeki yapısal virüsler olduğunu konuşmuştuk. Peki, madem teşhisimiz kronik bir yapısal hastalık; o halde ilk neşteri nereye vuracağız? Öncelikli reformumuz ne olmalı?
Bu soruya ekonomi koridorlarında herkes kendi meşrebine göre cevap veriyor. Kimi haklı olarak hukuk reformunu ilk sıraya koyuyor, kimi eğitimde köklü bir değişim olmadan adım atamayacağımızı söylüyor, kimi ise kamuda tasarruf ve yönetim mimarisini kilit taşı olarak görüyor. Elbette bunların her biri hayati derecede önemli ve birbirini besleyen unsurlar.
Ancak bana göre, Türkiye’nin bugünkü tıkanmışlığını aşabilmesi için bütün bu reformların merkezine yerleştirmesi gereken tek bir ana mesele vardır: Üretim yapısının radikal bir şekilde dönüştürülmesi.
Çünkü kabul edelim ki; üretim modelini değiştiremeyen bir ekonomi, mahkemelerini ne kadar bağımsız yaparsa yapsın ya da müfredatını ne kadar yenilerse yenilesin ne cari açığını kalıcı olarak kapatabilir ne o kronik enflasyon belasından kurtulabilir ne de insanına sürdürülebilir bir refah sunabilir.
Bizim asıl çıkmazımız, sanayimizin düşük ve orta teknoloji tuzağına sıkışmış olmasıdır. Biz yıllarca büyümeyi inşaatla, iç tüketimi pompalayarak ve dışarıdan gelen sıcak paranın rehavetiyle finanse ettik. Sanayimizi ise büyük ölçüde ithal girdiye bağımlı, montaj ağırlıklı ve düşük katma değer üreten bir yapıya mahkûm ettik. Evet, bu model bizi belirli bir seviyeye kadar taşıdı, çarkları döndürdü ama artık deniz bitti, bu model sınırlarına dayandı.
Eskilerin meşhur bir sözü vardır: "Ucuz emekle zengin devlet olunmaz." Düşük katma değerli bir üretim yapısıyla hem vatandaşına yüksek refah standardı sunmak hem paranın değerini korumak hem de küresel arenanın devleriyle kapışmak eşyanın tabiatına aykırıdır.
Bugün gelişmiş ülkelere baktığımızda gördüğümüz şey bir tesadüf değil. Almanya, Japonya, Güney Kore veya ABD... Bu ülkeler zengin oldukları için çalışanlarına yüksek ücretler ödemiyor; tam tersine, yüksek katma değerli, markalı ve teknolojik üretim yapabildikleri için zenginleşiyor. Süreci tersten okumayı bırakmak zorundayız. Zenginlik bir sebep değil, doğru üretim modelinin bir sonucudur.
Üstelik dünya artık bizim tartıştığımız "asgari ücret maliyetleri" düzlemini çoktan aştı. Karşımızda acımasız, fütüristik ve biyoteknolojik bir küresel rekabet var. Bir yanda üretimde "karanlık fabrikalar" dönemi başlıyor; yani insana, ışığa, ısıtmaya ihtiyaç duymadan, robotların robotları ürettiği 24 saat kesintisiz çalışan sistemler kuruluyor. Diğer yanda Elon Musk’ın Neuralink şirketiyle yaptığı o meşhur maymun deneylerini hatırlayalım. Bir makak maymununun beynine takılan çiple, hiçbir fiziksel temas olmadan sadece zihin gücüyle video oyunu oynayabilmesi, üretim paradigmalarının da değişmekte olduğunu gösteriyor. Yakın gelecekte insanlık, sadece fiziksel kas gücünü değil, üretim süreçlerini doğrudan "düşünce ve çip gücüyle" yönetme evresine geçiyor. Beyne yerleştirilen çipler aracılığıyla yalnızca düşünce gücüyle cihazların kontrol edilebilmesi, insanlık tarihinin yeni bir eşiğine işaret ediyor.
Dünya iş gücü maliyetini sıfırlamaya ve üretimi zihin gücüyle komuta etmeye doğru koşarken; bizim hâlâ katma değeri düşük montaj sanayimizle ve ucuz emek stratejimizle küresel pazarda rekabet edebileceğimizi düşünmemiz en büyük yanılgımızdır.
Tarih bu konuda en büyük şahidimiz ve en acı aynamızdır. Avrupa’nın yüzyıllar içinde biriktirdiği sermaye gücü, coğrafi keşiflerle ele geçirdiği yeni ticaret yolları, pazar üstünlüğü ve bilimsel icatlarla inşa ettiği o devasa asimetrik kırılmanın dışında kalan Osmanlı İmparatorluğu; finansal ve teknolojik imkânsızlıklar nedeniyle İngiltere’nin buharlı dokuma makineleri karşısında kendi el tezgahlarıyla, insan emeğiyle ve usta-çırak kültürüyle direnmek durumunda kalmıştı. Sonuç, bu küresel dalganın altında kalan bir ekonomik daralma oldu; fabrikasyon üretimin o devasa hızı ve kitlesel üretimin getirdiği ucuzluk karşısında yerli dokuma tezgahlarımız rekabet edemeyerek tek tek kapandı.
Bugün karanlık fabrikaların, yapay zekânın ve nöroteknolojik devrimlerin karşısına geleneksel atölyelerimiz ve ucuz asgari ücret savunmalarımızla çıkmak, Osmanlı’nın düştüğü o tarihi hatayı birebir tekrarlamaktan başka bir şey değildir. Bu robotik ve yapay zekâ destekli zihinsel sistemlerin düşük maliyetle ürettiği mallar karşısında, geleneksel modellerimizin ayakta kalma şansı yoktur.
İşte bu yüzden Türkiye'nin bu dönüşümü ıskalamamak için acilen entegre bir sacayağı kurması gerekiyor.
İlk hamle, sanayide ve tarımda bu fütüristik zihniyet değişimini başlatmaktır. Savunma sanayiinde yakaladığımız o yerlilik ve teknolojik sıçrama başarısını; yapay zekâya, biyoteknolojiye, yazılıma ve sanayinin diğer kollarına da yaymak artık bir tercih değil, varlık yokluk meselesidir. Üstelik tarımı da sadece bir "gıda" konusu olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Bugün tarım; enflasyonun, cari açığın ve en önemlisi milli güvenliğin tam merkezindedir. Dijitalleşen, ölçek ekonomisini yakalamış ve üreticisini koruyan bir tarım modeli olmadan sanayi devrimi de eksik kalır.
Tabii tüm bunları kiminle yapacağımız sorusu bizi doğrudan insan kıymetimize getiriyor. Fabrikadaki tezgâh ile okuldaki sıra arasındaki o derin kopukluğu gidermeden, mesleki eğitimi ve üniversite-sanayi iş birliğini kâğıt üstünden sahaya indirmeden bu dönüşümü taşıyacak nitelikli aklı bulamayız. İnsan eğitemeyen, üretemez; üretemeyen ise kendi iç tasarrufunu oluşturamaz. Tasarruf üretemeyen bir ekonomi ise her zaman el açtığı dış finansmanın ve küresel rüzgarların oyuncağı olmaya mahkumdur.
Sözü uzatmayalım: Üretim reformunu kilit taşı yapıp o omurgayı dik tutmadan, diğer hiçbir reformdan mucize bekleyemeyiz. Çünkü üretemeyen toplumlar, başkalarının yazdığı fütüristik ekonomik ve teknolojik hikâyelerin sadece edilgen figüranı hâline gelirler.
Serinin son yazısında ise bu yeni dünya düzeninde Türkiye'nin nasıl kalıcı bir refah alanı inşa edebileceğini, o meşhur orta gelir tuzağından hangi pratik adımlarla çıkabileceğimizi ve sürdürülebilir kalkınmanın şifrelerini konuşacağız.
Dr. Murat Ergüven / TİMETÜRK