Bu yazı, Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu yapısal reformları ele alan üç bölümlük değerlendirme dizisinin ilk bölümüdür.
Sorun Kur Mu, Yapı Mı?
Ekonomi dünyasında geriye dönüp son otuz-kırk yıllık hafızamızı yokladığımızda, aktörler ve dönemler değişse de manşetlerin neredeyse hiç değişmediğini görürüz. Televizyonu her açtığımızda veya bir ekonomi panelinde oturduğumuzda tartışma hep aynı üçgenin içine sıkışıp kalıyor: Döviz kuru nereye gidiyor, faiz ne olacak, enflasyon ne zaman düşecek?
Oysa bu göstergeler aslında birer sebep değil. Bunlar, ekonomideki daha derin yapısal problemlerin dışa yansımasıdır. Tıpkı vücudun enfeksiyon kaptığında ateşinin yükselmesi gibi; kur, faiz ve enflasyon da ekonomideki daha derin, kronik bir hastalığın dışa vuran ateşidir. Biz yıllardır ateşi düşürmeye çalışıyoruz ama bizi yatağa düşüren asıl yapısal virüsü bir türlü konuşmuyoruz.
Nitekim yakın geçmişimiz bu tecrübenin örnekleriyle dolu. Kimi dönem düşük faiz-yüksek kur politikalarıyla şansımızı denedik, kimi dönem yüksek faiz-düşük kur modeline sarıldık. Sonuç? Kalıcı fiyat istikrarı, sürdürülebilir büyüme ve dış finansman bağımlılığı gibi temel prangalarımızdan bir türlü kurtulamadık.
Bunun temel nedeni, Türkiye ekonomisinin kronikleşmiş bazı yapısal sorunları ertelemekten vazgeçmemiş olmasıdır.
Türkiye büyümek istediğinde ithalat artıyor; ithalat arttıkça cari açık büyüyor. Büyüyen açık, dış finansman ihtiyacını doğuruyor. Finansman akışı yavaşladığı andaysa döviz kuru üzerindeki baskı kaçınılmaz hale geliyor. Ekonomi, yapısal prangalardan kurtulamadıktan sonra adeta kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan bir döngünün içinde sıkışıp kalıyor.
Çünkü bizim asıl tıkanıklığımız üretim ve ihracatımızın doğasında saklı.
Bugün sanayi üretimimizin ve toplam ithalatımızın yaklaşık %75 ila %80 bandındaki ezici bir oranı doğrudan ara malları, hammadde ve yarı mamullerden oluşmaktadır.
Yani kabaca söylemek gerekirse; küresel pazarlara ihraç etmek üzere ürettiğimiz neredeyse her mamul için önce dışarıya avans vermek, yani yabancı girdiye katlanmak zorundayız.
İhracatı artırmak için üretimi artırmak, üretimi artırmak içinse ara malı ithalatını katlamak gibi absürt bir kısır döngümüz var.
İşte bu yapısal bağımlılık yüzünden, döviz kurunda yaşanan her kıpırdanma sadece finans piyasalarını değil, fabrikadaki sanayicinin maliyet kalemi üzerinden doğrudan mutfağımızı vuruyor.
Kur yükseldiğinde enerji maliyetleri artıyor, ara malı pahalanıyor ve bu dalga zincirleme olarak bütün ekonomiyi esir alıyor.
Bu yapısal çıkmazın bir diğer acı yüzü ise iş gücü maliyetleri ve uluslararası rekabet gücümüz arasında yaşanan paradokstur. Bugün Türkiye, ihracatta ciddi bir fiyat rekabeti baskısıyla karşı karşıyadır ve bunun önemli gerekçelerinden biri olarak yükselen asgari ücretler gösterilmektedir.
Buradaki çelişki tam bir yapısal düğümdür: Vatandaşımızın insani bir şekilde geçinebilmesi için mevcut asgari ücretler bile yüksek enflasyon karşısında yetersiz kalırken; katma değeri düşük, emeğe dayalı mevcut üretim modelimiz yüzünden bu ücret seviyesi ihraç mallarımızın fiyatını küresel piyasada yukarı çekmektedir. Sonuçta, uluslararası pazarlarda rakiplerimizle fiyat bazlı rekabet edemez hale geliyoruz. Sistem bizi adeta "halkın geçim standardı" ile "ihracatın sürdürülebilirliği" arasında imkânsız bir tercihe zorlamaktadır. Bu durum, katma değer üretmeyen bir ekonominin, kendi insanının refahını artırırken dış dünyadaki rekabetçiliğini kaybetmeye mahkûm olduğunun en somut kanıtıdır. Dolayısıyla sorun ücretlerin yüksekliği değil, o ücreti tolere edecek yüksek teknolojili, markalı ve katma değerli üretimi yapamayışımızdır.
Benzer durum cari açık açısından da geçerlidir. Türkiye uzun yıllardır büyümesini büyük ölçüde iç tüketime ve dış kaynak girişine dayalı sürdürmektedir. Üretim ve ihracat artsa bile, üretimin bu denli yüksek oranda ithal girdiye dayanması nedeniyle dış ticaret açığı kalıcı biçimde azaltılamamaktadır. Bu durum ekonomiyi dış finansman akımlarına karşı sürekli kırılgan hâle getirmektedir.
Bir başka yapısal sorun ise tasarruf yetersizliğidir. Yeterli ve alternatif modellerle çeşitlendirilmiş iç tasarruf oluşturamayan ekonomiler, yatırımlarını sürdürebilmek için dış tasarruflara ihtiyaç duyar. Türkiye de uzun yıllardır büyümesini önemli ölçüde dış kaynak girişleriyle finanse etmektedir. Küresel sermaye akımlarındaki en küçük değişim bile bu nedenle Türkiye ekonomisini doğrudan etkileyebilmektedir.
Ekonomide sık sık yaşanan kur dalgalanmalarının, finansal kırılganlıkların ve belirsizliklerin arkasında büyük ölçüde bu yapısal bağımlılıklar bulunmaktadır. Bu nedenle ekonomik sorunları yalnızca faiz, kur veya enflasyon ekseninde tartışmak yeterli değildir.
Kalıcı çözüm; üretim yapısının dönüştürülmesini, ithal girdi bağımlılığının azaltılmasını, teknolojik kapasitenin geliştirilmesini ve verimlilik artışını zorunlu kılmaktadır.
Kısacası Türkiye'nin temel meselesi yalnızca bir kur meselesi değil; topyekûn bir üretim modeli ve zihniyet meselesidir.
Serinin ikinci yazısında, pansuman tedavileri bir kenara bırakarak Türkiye açısından kilit taşı niteliğindeki en öncelikli yapısal reform alanlarının neler olduğunu masaya yatıracağız.
Dr. Murat Ergüven / TİMETURK