$

Dolar

49,3494

€

Euro

55,2821

£

Sterlin

65,3430

₣

Frank

59,4846

₺

Gram Altın

6.660,3100

₿

Bitcoin

4.067.256

$

Dolar

49,3494

€

Euro

55,2821

£

Sterlin

65,3430

₣

Frank

59,4846

₺

Gram Altın

6.660,3100

₿

Bitcoin

4.067.256

Makale 10.10.2026 5 dk okuma

Türkiye’nin “Aydın” ve “Dindar” insan sorunu

Paylaş:

Türkiye’nin ekonomi, eğitim ve hukuk meseleleri kadar konuşulması gereken bir “aydın insan” ve “dindar insan” sorunu var.

Çünkü biz kavramların içini boşaltıp sonra ambalajları üzerinden kavga etmeyi pek seviyoruz. Aydınlığı bazen düşüncenin derinliğiyle değil, duvardaki diplomaların sayısıyla ölçüyoruz: lisans, yüksek lisans, doktora, doçentlik, profesörlük…

Duvar doldukça zihnin de otomatik olarak aydınlandığını varsayıyoruz. Yetmiyor; birkaç yabancı kavram kullanmak, geçmişe biraz mesafeli durmak, geleneğe kuşkuyla bakmak, dine karşı eleştirel olmak ve toplumun genel kabullerine meydan okumak gerekiyor.

Böylece ortaya tuhaf bir denklem çıkıyor: Kendi insanını, tarihini, kültürünü, millî ve manevi değerlerini ne kadar sert eleştirirsen o kadar aydınsın!

Eleştirinin doğruluğu, derinliği ve tutarlılığı ikinci planda; yeter ki aykırı olsun.

Hele bunu uluslararası bir konferansta yaparsanız değmeyin keyfinize. Sosyal medya bazen yetmiyor; aydınlığın ihracat belgesi için uluslararası kürsü gerekiyor!

Fakat iş orada da bitmiyor. Çünkü bu karikatürleşmiş aydın tipinde yalnızca aykırı düşünmek yetmiyor; aykırı görünmek de gerekiyor.

Giyiminiz, yürüyüşünüz, ses tonunuz, beden diliniz, kullandığınız kavramlar hatta kahvenizi tuttuğunuz el bile entelektüel pozisyonunuza uygun olacak!

Yok öyle yerel kıyafetinizle çıkıp ana dilinizin doğal şivesiyle konuşmak.

Köylüyseniz biraz şehirli, şehirliyseniz biraz kozmopolit, yerliyseniz biraz evrensel görünmeniz bekleniyor.

Hareketiniz, duruşunuz, tavrınız ve üslubunuz da “Ben çoğunluktan değilim” mesajını desteklemeli.

İş öyle bir noktaya varabiliyor ki din, milliyet, kültürel aidiyet, kimlik ve hatta cinsiyet gibi son derece kişisel alanlar bile düşüncenin konusu olmaktan çıkıp birer “aykırılık sertifikası” gibi algılanabiliyor.

Buradaki mesele elbette insanların nasıl giyindiği, hangi kimliği benimsediği veya hayatını nasıl yaşadığı değildir; herkesin tercihi kendisine aittir. Mesele, bunların herhangi birinin entelektüel üstünlüğün delili hâline getirilmesidir.

Çünkü aydınlık kıyafetle, aksanla, cinsiyetle veya kimlikle ölçülmeye başladığı anda düşünce olmaktan çıkar, kostümlü bir performansa dönüşür.

Terazinin öteki kefesinde ise başka bir performans var: dindarlık gösterisi.

Orada da bazen insanın ahlakından önce sakalına, kıyafetine, kullandığı dinî kelimelere ve hangi cemaate yakın durduğuna bakılıyor.

Aydın geçinenin kostümü başka, dindar geçinenin kostümü başka; fakat yöntem şaşırtıcı biçimde benzer. Bir tarafta “Ben farklıyım, dolayısıyla aydınım”; diğer tarafta “Ben sizden daha dindar görünüyorum, dolayısıyla daha makbulüm” anlayışı…

Oysa dindarlık; aklı askıya almak, rivayeti sorgulanamaz hakikat saymak, şeyhi veya dinî lideri eleştiriden muaf tutmak, rüyayı delil, menkıbeyi belge ve itaati iman ölçüsü hâline getirmek değildir.

Bir lider için olağanüstü manevi makamlar üretmek, rüyaları dünyevi kararların meşruiyet aracına çevirmek veya dinî şahsiyetleri kendi grubunun faaliyetlerine manevi onay makamı yapmak ne kadar problemliyse; dini küçümsemeyi, milletinden uzaklaşmayı veya kendi kültürünü hor görmeyi aydınlık göstergesi saymak da o kadar sığdır.

Birinin elinde menkıbe, diğerinin elinde diploma vardır; fakat ikisi de zaman zaman aynı şeyi ister: Kendisine benzemeyenin susmasını.

Türkiye böylece yıllardır yapay bir kavganın içinde dönüp duruyor: Aydınsan dindar olamazsın, dindarsan aydın olamazsın.

Ne kadar tuhaf! Mâturîdî, Fârâbî, İbn Sînâ, İbn Rüşd, Mevlânâ veya Mehmet Âkif nereye konulacak o zaman?

Gerçek aydın kendi toplumunu alkışlamak zorunda değildir; gerektiğinde en sert biçimde eleştirir. Ama eleştirmek başka, kendi toplumundan utanarak entelektüel kimlik üretmek başkadır.

Kendi milletinin yanlışını söylemek aydınlıksa doğrusunu teslim etmek de aydınlıktır. Gerçek dindar da geçmişten gelen her rivayeti kutsamak zorunda değildir; gerektiğinde kendi cemaatini, hocasını ve hatta kendi din anlayışını sorgulayabilmelidir.

Aydın, “Ben de yanılıyor olabilirim” diyebilen insandır; dindar da “Benim yorumum dinin kendisi değildir” diyebilecek tevazuya sahip olmalıdır.

Gerisi çoğu zaman etiket, kostüm ve mahalle dayanışmasıdır.

İşin en eğlenceli, aynı zamanda en acıklı tarafı finalde ortaya çıkar. Çünkü yıllarca birbirine ateş püskürten “aydın geçinen” ile “dindar geçinen”, menfaat durağına gelince aynı dolmuşa binebiliyor.

Dün “gerici” dediğinin bugün sofrasında oturan aydın; dün “haram” dediğine çıkarı değişince yeni bir yorum bulan dindar…

Dün millî değerleri küçümseyen, makam söz konusu olduğunda birdenbire memleket sevdalısı; dün kul hakkından kürsü titreten, kendi yakınının işi düştüğünde liyakati birkaç dakikalığına unutan…

Biri seküler pragmatist, diğeri muhafazakâr pragmatist: ambalaj farklı, yazılım aynı. Demek ki Türkiye’nin temel meselesi aydın ile dindarın kavgasından daha derinde. Mesele, şahsiyet sahibi insanla çıkarına göre şahsiyet değiştiren insan arasındaki farktır.

Bu ülkenin yeterince diploması, unvanı, konferansı, vaazı ve sloganı var. İhtiyacımız olan şey daha sade:

Aydınlığını kostümle, dindarlığını görüntüyle, kimliğini aykırılıkla ve ilkesini menfaatle ispatlamaya çalışmayan insan.

Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK

Etiketler: