“Türk” daha sanık sandalyesine oturmadan hüküm verilmişti: Suçlu!
Geri kalmışlığın, yıkımın, baskının, hatta ağaçsız kalmış toprakların bile faili oydu. Amerikalı din adamı ve yazar William Henry Tappey Squires’ın 1923 tarihli Peregrine Papers: A Tale of Travel in the Orient adlı eserini okurken insan zaman zaman bir seyahatname değil, önceden yazılmış bir iddianamenin coğrafya üzerinde doğrulanışını okuyormuş hissine kapılıyor.
Çünkü Squires Doğu’ya yalnızca valiziyle gelmemiş gibidir; zihninde hazır bir “Türk” de getirmiştir.
Yunanistan kıyılarındaki ağaçsızlığı bile Türk hâkimiyetine bağlayarak “The unspeakable Turk has left his curse upon these eastern lands” der: “Menfur/adı anılmayacak Türk, bu doğu topraklarında lanetini bırakmıştır.”
Burada eleştirilen belirli bir padişah, vali, savaş veya yönetim uygulaması değildir. Suçlama doğrudan bir kimliğe yönelmiştir: Türk’e.
Suriye ve Filistin’e geçildiğinde bu dil daha da sertleşir.
Squires yaklaşık sekiz yüz yıllık hâkimiyeti “eight hundred years of Turkish tyranny” — “sekiz yüz yıllık Türk tiranlığı” diye tanımlar; Filistin’de “German efficiency and Turkish brutality” — “Alman etkinliği ve Türk vahşeti” ifadesini kullanır.
Türk makamlarının Hristiyan kızlarını İstanbul haremlerine götürmeyi planladığını ileri sürerken İngiliz ordusunun ilerleyişini kurtuluş olarak anlatır ve Osmanlı hâkimiyetinin sona erişini “Turkish terror is forever passed” — “Türk dehşeti artık sonsuza kadar geçti” sözleriyle karşılar.
Seyahat anlatısının yönü artık bellidir: Türk yönetimi baskının, İngiliz hâkimiyeti ise kurtuluşun temsilcisi olarak kurulmaktadır.
Bu bakış kitabın “The Waning Crescent” — “Sönen/Gerileyen Hilal” başlıklı son bölümünde açık bir tarih hükmüne dönüşür.
Squires, “Where are the Turks? For eight centuries they ruled and ruined these lands…” diyerek Türklerin sekiz yüzyıl boyunca bu toprakları “yönettiğini ve mahvettiğini” söyler.
Başka bir yazardan aktardığı pasajda Türk yönetimi “destroying plague” — “yok edici bir salgın” olarak tasvir edilir.
Vergi tahsildarı bile üreticinin üzerine “sürüye saldıran kurt gibi” çöken bir figürdür.
Bu noktada metnin dili yalnızca sert değildir; aynı zamanda genelleyicidir. Yönetim eleştirisi giderek bir millet ve medeniyet tasvirine dönüşmektedir.
Bu nedenle Peregrine Papers’ı yüz yıl sonra tarafsız bir tarih anlatısı gibi okumak yanıltıcı olur.
Kitap, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Osmanlı Devleti’nin parçalandığı, İngiltere ve Fransa’nın eski Osmanlı coğrafyasında hâkimiyet kurduğu bir dönemin ürünüdür.
Squires’ın Hristiyan din adamı kimliği ve eserdeki güçlü Protestan-misyoner söylem de anlatının çerçevesini belirler.
Üstelik doğrudan gözlemler, başkalarından dinlenen hikâyeler, siyasî kanaatler ve başka yazarlardan yapılan alıntılar zaman zaman aynı gerçeklik düzleminde sunulur.
Bu yüzden metin yalnızca gezilen coğrafyayı değil, onu seyreden kişinin tarihsel, siyasî ve dinî bakışını da ele verir.
Peregrine Papers’ın bugün belki de en ilginç tarafı tam burada ortaya çıkar: Kitap bize yalnızca 1920’lerin Doğu Akdeniz’ini değil, 1920’lerin Batılı zihnindeki “Türk”ü de gösterir.
“Unspeakable Turk”, “Turkish tyranny”, “Turkish brutality”, “Turkish terror”, “ruled and ruined”, “destroying plague”…
Bu kelimeler yan yana geldiğinde belirgin bir zihinsel harita oluşturur.
Dolayısıyla eseri okurken sorulması gereken soru yalnızca “Squires Türkler hakkında ne anlatıyor?” değildir. Daha önemli soru şudur: Squires gördüğü Türkleri mi anlatıyor, yoksa Doğu’ya gelmeden önce zihninde taşıdığı “Türk” imgesini gördüklerinin üzerine mi giydiriyor?
Çünkü bazen seyahatname, gidilen ülkenin değil, seyahat eden zihnin haritasıdır.
Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK