İnsan ölünce geride ne kalır?
Bir isim, birkaç fotoğraf, yarım kalmış cümleler, onu hatırlayan insanlar…
Bir de çoğu zaman üzerinde adı yazılı küçük bir toprak parçası.
Mezar, ölen için belki artık hiçbir şey ifade etmez; fakat geride kalanlar için ölümün adresidir. İnsan sevdiğini kaybettiğinde hiç değilse nereye gideceğini bilir. Bir mezar taşına dokunur, çiçek bırakır, dua eder, konuşur veya sadece susar.
Acının bile bir adresi vardır.
Oysa dünyada bu son imkândan bile mahrum bırakılmış nice insan var.
Denizin dibinde kalanlar, enkazdan çıkarılamayanlar, sellerin sürüklediği insanlar, savaşlarda kaybolanlar, göç yollarında adı bile bilinmeden ölenler…
Mezarları bile olmayan nice insanlar var.
Bunun en yakın ve en acı örneklerinden birini daha birkaç hafta önce, hemen yanı başımızda yaşadık. 30 Ağustos 2026'da Girne'den Mersin Taşucu'na gitmek üzere yola çıkan Filo Jet adlı yolcu gemisi, Girne açıklarında su alarak battı. Gemideki 267 yolcu ve mürettebattan 239'u kurtarıldı; fakat onlarca insan denizde kaldı. Batık Girne açıklarında, yaklaşık 554 metre derinlikte bulundu.
Günler ve haftalar boyunca denizin dibinde sürdürülen aramalarda bazı naaşlara ulaşılabildi; Mehmet Bayhan, Ferdi Törer, beş yaşındaki Mehmet Asaf Biçer ve Nihat Pancar gibi kayıpların kimlikleri DNA incelemeleriyle belirlendi. Ancak bütün kayıplara henüz ulaşılamadı.
1 Ekim'de resmî açıklamalarda 18 kişinin yaşamını yitirdiği ve 10 kişinin hâlâ kayıp olduğu bildirildi; sonraki günlerde bir erkek naaşı daha bulundu ve kimliklendirme çalışmalarına başlandı.
İşte “mezarı olmayan insan” sözü bazen uzak tarihlerden kalmış bir metafor değildir. Bugün, Girne'nin birkaç kilometre açığında, aileleri hâlâ bir haber bekleyen insanlar vardır.
Bir mezar taşına gidip dua edebilmek bile bazen insana nasip olmayan bir vedadır.
Koca Yusuf'un naaşı 1898'de Atlas Okyanusu'nda kayboldu.
Titanic battığında yüzlerce insan denizin derinliklerinde kaldı.
TCG Atılay ve TCG Dumlupınar'da hayatını kaybeden denizcilerin bir kısmı için Çanakkale'nin suları mezara dönüştü.
MH370, 239 insanla birlikte gökyüzünden silindi.
Şimdi bu görünmeyen mezarlıklara Girne açıklarını da eklemek gerekiyor.
İnsanlık uzaya araç gönderebiliyor, okyanusların dibini görüntüleyebiliyor, dünyanın öteki ucuyla saniyeler içinde konuşabiliyor; ama bazen bir annenin, bir babanın, bir eşin sorduğu en basit soruya cevap veremiyor: “Benim yakınım nerede?”
Girne'deki faciada devletin bütün imkânlarıyla aramaların sürdürüldüğünün açıklanması önemlidir; fakat geride kalan aile açısından teknoloji, kurumlar ve rakamlar nihayetinde tek bir cevaba indirgenmektedir: Onu bulabildiniz mi?
Bugün Akdeniz'in dibinde kaç insanın yattığını ise tam olarak bilmiyoruz. Avrupa'ya ulaşmaya çalışan tekneler battığında haberlerde rakamlar görüyoruz: yüz kişi, üç yüz kişi, beş yüz kişi…
Birkaç gün sonra o rakamlar gündemden düşüyor. Fakat her rakamın arkasında bir insan vardı; bir adı, bir annesi, bir çocuğu, bir hikâyesi vardı. 2023'te Pylos açıklarında batan teknede yüzlerce insan kayboldu ve bunların önemli bir bölümünün bedenlerine ulaşılamadı.
İşin en acı tarafı belki de ölümden sonra bile eşitsizliğin devam etmesidir. Bazı insanların mezarları anıtlaşır, ölüm yıldönümlerinde törenler düzenlenir; bazıları ise bir sınırı geçmeye çalışırken denize düşer ve adı bile kayıtlara doğru dürüst girmeden dünyanın hafızasından silinir. İnsanın hayattayken görünmez olması yetmiyormuş gibi, ölümü de görünmez hâle gelir.
Türkiye de mezarı olmayan insanların acısına yabancı değil.
17 Ağustos 1999 depreminden 6 Şubat 2023 depremlerine, sellerden deniz kazalarına kadar nice aile aynı soruyla baş başa kaldı: “Nerede?”
Özellikle 2021'de Bozkurt'u vuran selde insanlar Ezine Çayı'nın sularına kapıldı; bazılarına bir daha ulaşılamadı.
Bir insanın öldüğünü bilmek korkunçtur; fakat öldüğünü düşünüp bedenini bulamamak başka türlü bir acıdır.
Çünkü cenaze yoktur, defin yoktur, mezar taşı yoktur. Yasın başlayacağı yer bile belli değildir.
Bu nedenle büyük felaketlerden sonra devletlerin görevi yalnızca ölü ve kayıp sayılarını açıklamak değildir. Her kayıp insanı aramak, kimliği belirsiz her cenazeyi kimliklendirmek ve mümkünse bekleyen bir aileye “Yakınınız burada” diyebilmek, insana ölümünden sonra gösterilmesi gereken saygının da gereğidir.
Girne faciasında bulunan naaşların DNA incelemeleriyle kimliklendirilmesi, modern genetiğin bazen bir hastalığa tanı koymaktan çok daha ağır bir görevi üstlendiğini de gösteriyor: Bir aileye, beklediği insanın artık dönmeyeceğini kesin olarak söyleyebilmek.
Fakat mezarsızlığın en karanlık biçimi doğanın veya kazaların değil, insanın yarattığıdır.
Savaşlarda, diktatörlüklerde, faili meçhul cinayetlerde ve zorla kaybetmelerde bazen beden özellikle ortadan kaldırılır.
Çünkü bedeni yok etmek yalnızca delili yok etmek değildir; insanın ölümünün izini de silmeye çalışmaktır.
Böylece aileden cenazesini görme, uğurlama, gömme ve yasını tutma hakkı da alınır. Bu, ölümden sonra uygulanan ikinci bir şiddettir.
Bir insanı öldürmek korkunçtur; fakat onu nereye gömdüğünü söylememek, geride kalanları yıllarca bir kapının açılmasını, bir kemiğin bulunmasını, bir DNA sonucunu beklemeye mahkûm etmektir.
Ölüm bir anda gerçekleşebilir; belirsizlik ise bazen kuşaklar boyunca sürer.
Belki bu yüzden mezarı yalnızca üzerinde mermer taşı bulunan birkaç metrekarelik toprak olarak düşünmemeliyiz.
Bazen Atlas Okyanusu Koca Yusuf'un, Çanakkale'nin derinlikleri Dumlupınar denizcilerinin, Karadeniz selde kaybolanların, Girne açıklarındaki Akdeniz ise Filo Jet'te kaybolanların mezarıdır. Bazen yıkılmış bir ev, bazen bir dağın yamacı, bazen adı bilinmeyen bir toplu mezar…
Çünkü fiziksel mezar bedeni saklar; hafıza ise insanı saklar. Asıl korkutucu olan belki de mezarsız kalmak değil, unutulmaktır.
Bir insanın bedeni bulunamayabilir, mezar taşı hiç dikilemeyebilir, öldüğü yer dahi bilinmeyebilir. Ama adı söyleniyorsa, hikâyesi anlatılıyorsa, birileri hâlâ onu arıyor ve hatırlıyorsa bütünüyle kaybolmuş değildir. Çünkü bazen deniz mezardır, bazen dağ, bazen enkaz, bazen bir nehir yatağı…
Ve bazen insanın geriye kalan tek mezarı, onu unutmayanların hafızasıdır.
Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK