Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Türkiye arasındaki ilişkileri gerek tarihsel arka planla stratejik ve teorik, gerekse de ideolojik, politik ve ekonomik açılardan ele alarak inceleyen birçok çalışma mevcut ve birçoğu da akademi çevrelerince üretilmeye devam ediyor. Dolayısıyla bu konuyla ilgili söylenecek ve ifade edilecek birçok bağlam ve olgu bulunmakta. Ancak biz ilişkilerin bugününü ele alırken geçmişe de bakmayı ihmal etmemeliyiz. Güncel gelişmeleri yorumlarken yakın tarihin dinamikleriyle hareket etmek ve çok uzaklara gitmemek her ne kadar adet olsa da zaman zaman “tarih tekerrürden ibarettir” vecizini hatırlatacak derecede analizler yapmak durumunda da kalıyoruz. Çünkü, evet, zaman değişiyor, coğrafyalar değişiyor, teknoloji şaşırtarak ve sıçrayarak ilerliyor ama insanoğlunun doğası ve doğasındaki hırs ve duygular değişmiyor.
Uluslararası Sistem, Ortadoğu ve ABD
Uluslararası politikaya yön veren de nihayetinde “insan/birey” olduğu için neticede mikro-kozmos olan insan/bireyden makro-kozmosa uzanan bir çıkarım yapmak elverişli olabiliyor. Bu konuda sürekli olarak “insan-dünya haritası metaforu” belleğimde çağrışım yapıyor. Bilenler bilir, meşhur kıssadır; “Hafta sonu evinde ayaklarını uzatarak gazetesini okuyan baba, kendisiyle oynamak isteyen çocuğunu oyalamak için gazete ekinde yer alan dünya haritasını değiştirerek verir ve haritayı düzeltirse onunla oynayacağını söyler. Ne var ki aradan birkaç dakika geçmeden çocuk dünya haritasını düzelterek getirir. Şaşkınlık içerisindeki baba bunu nasıl yaptığını sorunca o malûm cevabı verir çocuk; -Haritasının arkasında bir insan resmi vardı onu düzeltince dünya da düzeldi der.”
Her ne kadar uluslararası ilişkiler bilimi ve dış politika alanında inceleme yapabilmek için üç analiz seviyesinden (“birey”, “devlet”, “sistem”) bahsedilse de hukuki ve teşkilatlanmış bir varlık olan devlet de temelinde insana dayanıyorken egemen devletlerin oluşturduğu “uluslararası sistem” olgusu da dünya çapında yine değişik ırk, din ve dil özelliklerine sahip kümülatif insan topluluklarıyla var oluyor. Yıllar önce Ortadoğu bölgesi diplomasi ve uluslararası siyaset bilimlerinde yeni yeni çalışılmaya ve analiz edilmeye başlanırken yaygın bir akademik gelenekten söz edilmekteydi. Bölge, bahse konu coğrafyada liderlik özellikleriyle öne çıkan siyasetçiler bağlamında ele alınarak birey/lider bazlı teorik çalışmalar vaka analizlerine uygulanır ve bölgenin fikirsel/ideolojik, konstrüktivist ve yapısal özellikleri pek dikkate alınmazdı. Olaylara ve bölgeye “birey” zaviyesinden bakan bu tür çalışmalarda ülkelerin dış politikaları politikacıların/liderlerin özelinde anlatılmaya ve anlaşılmaya çalışılırdı.
Örneğin; Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi, Hafız Esad veya Cemal Abdülnasır üzerinden ülkelerin dış politikaları analiz edilirken bu analizlerde ülkelerin dış politikasına yön veren güçlü liderlerin kişisel özellikleri bolca yer alır ancak toplumsal ve /veya sosyolojik dinamikler pek hesaba katılmazdı. 2000’lerden sonra disiplinde başlayan dönüşüm ve yeni kuramsal bakış açılarının gelişmesi kalıplaşmış perspektifleri değişime zorlarken özellikle 2010 (Arap Devrimleri) sonrasında yapılan analizler bölgenin ekonomi-politik ve sosyo-politik dinamiklerine daha çok odaklanmaya başlamıştır. Aynı dönem, Batı-merkezli uluslararası ilişkiler teorilerine alternatif paradigmaların yükselişe geçtiği bir dönem olmuştur.
Pankaj Mishra’nın “Asya’nın Batı’ya İsyanı” adlı eseri bu hususta önemli bir kilometre taşı iken “Oryantalist” ve “Batı/Öteki (West/Rest)” tarzı okumaları tersyüz eden çıkışlar ve meydan okumalar da yaşanmış, teorik ve pratik düzeylerde yeni analiz ve ifade biçimleri tartışılmaya başlanmıştır. Bunun bölge çalışmalarına katkısı ise post-kolonyalist ve neo-kolonyalist süreçlerin sorgulanmasını sağlaması yanında bizzat bölgenin kendi içinden akademik üretim yapan yazar ve araştırmacıların Ortadoğu’da “sivil toplum”, “kadınların statüsü”, “sürdürülebilir kalkınma”, “doğal kaynaklar”, “insan ve azınlık hakları” gibi konuları gündeme taşıması mümkün olmuştur.
Günümüze kadar “savaş”, “çatışma”, “istikrarsızlık”, “şiddet”, “mezhep mücadelesi” vb. denince ilk akla gelen bölge olarak Ortadoğu gösterilir ve realist paradigmanın en iyi işlediği bölgesel coğrafya olarak bu topraklar işaret edilirdi. Bu dönemde yazılan tezler, makaleler, üretilen kitap ve belgeler “realist” ve “neo-realist” eksenliydi. Batılı retorikleri ve akademik üretimi adım adım takip eden diğer ülkelerdeki araştırmacılar da Batıda hangi teori ve perspektif çalışılıyorsa birebir kendi ülkelerine nakşederek farkında olmaksızın “neo-kolonyal” süreçleri söylem, pratik ve bilim üzerinden sürdürmeye devam ettiler. Böyle bir alışkanlık sözgelimi “Ortadoğu” bölgesinin adının bile kolonyalizmin bir eseri olduğunu unutturarak bölge insanının başka bir alternatif kavramsallaştırmaya ihtiyaç dahi duymamasına yol açmıştır. Bahse konu alanlardaki düşünüş, söyleyiş ve kavramsallaştırma farklılıkları ile Batı üretimi kavramlara/terimlere reddiyeler daha yeni yeni ortaya çıkıyor. Küreselleşmenin ve dijitalleşmenin etkileri ekonomik, ticari ve sosyal hayatı dönüştürürken yüzyıllara sâri Batı hegemonyasını değiştirmesine ve dönüştürmesine ise ne hikmetse izin verilmiyor, her konuda demokratik olan Batı bu hususta müdahaleci oluyordu.
Trumpizm’in Söz Verdiği Barışı Getiremediği Coğrafya
Nitekim hâlihazırdaki Beyaz Saray yönetiminin nev-i şahsına münhasır figürü, “tüccar-devlet (merchant state)” mantığını kendine has üslûbu ile birleştirerek “Donroe Doktrinini” ortaya atan, Donald Trump tarif etmeye çalıştığımız iki-yüzlü Batı hegemonyasının en bariz ve eşsiz bir pratik örneği. Trump aynı zamanda yukarıda sözünü ettiğimiz ve dönüşüme uğradığını belirttiğimiz birey/lider bazlı dış politika analizlerine yeniden dönülmesi gibi bir “tersine süreç (reversing)” başlatmıştır. Bu defa Ortadoğu’daki liderleri değil eylemleri, savaş ve operasyon kararları ve politikalarıyla bütün bir uluslararası sistemi etkileyen “küresel aktör” olarak isimlendirilen ülkelerin (ABD, Rusya, Çin ve AB ülkeleri gibi) liderleri psiko-politik ve diğer açılardan ele alınmaya başlamıştır. Bu analizler ABD’nin küresel konumu nedeniyle daha çok Başkan Donald John Trump etrafında yoğunlaşmıştır.
Trump’ın gümrük tarifeleri yoluyla ticaret savaşlarını başlatmak, ülke liderini (Venezuela) kaçırarak darbe yapmak, Kanada ve Grönland örneklerinde olduğu gibi işgal ve ilhak tehdidinde bulunarak temel uluslararası hukuk kaidelerine meydan okumak gibi kişisel eylemleri dünya çapında krizler başlatmaya yetmiş, bütün sistem tek bir kişinin/bireyin politik karar, açıklama ve eylemleri üzerine odaklanmaya başlamıştır. Bu durum Putin’le başlayıp Trump ile devam eden birey seviyesi analizler ile politik-psikoloji çalışmalarını da nitel ve nicel artırırken bahse konu alandaki akademik tartışmaları da çoğaltmıştır. Trump’ın kişisel özellikleri, “Trumpizm” olarak nitelenen politikası ve sosyal medya tabanlı çıkışları dünya çapında gündem olmuştur.
Uluslararası sistemde miadı sonlanmak üzere olan Amerikan hegemonyasının belki de son nesil başkanı olan Trump, söylemleri ve eylemleri arasındaki uçurum (savaşları bitireceğim diye gelip bitirmemesi üstüne yenilerini çıkarması gibi), dengesiz tavırları, alegorik çıkışları ve en çok da İsrail/MOSSAD/Yahudi Lobisi marifetiyle sürüklendiği başarısız operasyonlarla anılacak. Ancak şurası da var ki başta Filistin, İran ve tüm Ortadoğu bölgesi olmak üzere barıştan bu kadar çok söz ederken ironik bir şekilde hiçbir bölgede ve sistemde gerçek bir barışı var edemeyen ABD Başkanı, pençesine düştüğü “Evanjelizm-Siyonizm” ittifakının ağından da bir yere kaçamıyor.
Mısır’ın Şarm el-Şeyh liman kentinde büyük bir gösteriş ve hevesle Gazze barışını ilan eden Trump’un “Yol Haritası” da keza büyük bir belirsizlik içerisinde. Mevcut şartlar altında ateşkese rağmen İsrail’in barbar saldırılarının devam etmesi Hamas’ın silah bırakmasını paradoksa sürüklerken “Gazze Barış Planına” vadedilen 70 milyar dolarlık yardımın yapılmamış olması da planın başarısına yönelik büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Filistin’e söz verdiği barışı getiremeyen “Trumpizm”, aynı coğrafyanın yanı başında yer alan İran’da yeni bir savaşa girişirken yaşadığı hezimeti diplomasi masasındaki kazanımlar ve taktiksel oyunlara tahvil ederek kolay bir zafer ilan etmeyi beklemiş ama bu konuda da büyük bir hüsran yaşamıştır. Tahran’ın direnişi Siyonist Lobiyi ve Washington efradını muazzam bir uluslararası baskı altında bırakırken taraflar arasındaki her türlü barış girişimini delmeye çalışan Tel Aviv, Beyrut üzerinden açtığı yeni bir cepheyle Lübnan topraklarındaki işgali genişleterek hukuk-dışı eylemlerine yenilerini eklemektedir.
Tüm bunlar bir yana göreve geldiği her iki dönemde de Türkiye’yi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ayrı bir yere koyduğunu belirten, özellikle de Sayın Erdoğan’ı öve öve bitiremeyen Trump’un bu söylem ve açıklamaları her zaman arkasından ne çıkacağı belli olmayan, sürprizlere gebe ve sahiciliği şüpheli ifadeler olarak karşılanmıştır. Çünkü bir defa Türkiye, her koşulda Ortadoğu’daki İsrail zulmünün karşında iken Trump öve öve bitiremediği Türkiye tarafından rakip ve özellikle Suriye sahasında potansiyel tehdit olarak kodlanan İsrail’in hukuk-dışı eylemlerini görmezden gelerek örtbas etmiştir. Erdoğan’ın uluslararası politikanın belli başlı konularında ve özellikle İran müzakerelerinde Trump’ı ikna edici etkisi yadsınamaz bir gerçek. Ancak özellikle son günlerde Başkan Trump’un bölge ülkelerinin “İbrahim Anlaşmalarına (Abraham Accords)” dahil olmasını şart koştuğu çıkışı gerçek bir şok etkisi yaratmıştır. Washington’un başta Suudi Arabistan olmak üzere Katar, Türkiye, Mısır, Pakistan ve Ürdün’ün anlaşmalara katılması ısrarı İran Savaşıyla istediğini elde edemeyen İsrail’in ABD zoruyla bölgesel hegemonya dayatma projeksiyonunda açılan yeni perde olarak okunmuştur. Dolayısıyla Ortadoğu sahnesinde oynanan bu kurgunun ve/veya oyunun açılan yeni perdesinde oyuncuların biçilen rollere razı olup olamayacağı ise stratejik düğümü çözmeye yönelik asıl gelişme olarak belirecektir.
“Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim” ya da ABD-Türkiye Stratejik Müttefikliği Üzerine
ABD’nin özellikle bu ülkeler arasında, İsrail’e yönelik tavrını, politikasını ve Suriye’deki rekabetini bildiği halde, Türkiye’yi de sayarak Ankara’dan talepkâr bir tutum içerisine girmesi akıllara soru işareti yerleştirmiştir. Ancak bilinmesi ve sürekli akılda tutulması olan tek gerçek vardır; İsrail söz konusu olduğunda Washington’un hiçbir müttefiki kendisi için önemli değildir. Nitekim bunun en somut ve pratik örneği Eylül-2025’te gerçekleşen “Doha Saldırıları” esnasında yaşanmış, diplomatik müzakereler için Katar’a gelen Hamas heyeti diyalog ve istişare yerine bombalarla karşılaşmıştır. Her ne kadar Washington kaynakları saldırıdan haberi olmadığı gibi gülünç bir açıklama yapmakla yetinse de körfez güvenlik mimarisi tarihinin en büyük kırılma noktasını yaşamış ve Amerikan güvenlik garantilerine olan şüphe 2019-ARAMCO saldırıları sonrasında tekrar yoğun bir şekilde hissedilmiştir. Nitekim İsrail ve MOSSAD içerisindeki bazı çevreler haddi aşarak bunun Hamas’a ev sahipliği yapan ülkelere bir gözdağı olduğunu belirtmiş, üstü kapalı olarak Türkiye’yi tehdit etmiştir. Benzer bir durum 2023 yılı içerisinde İsrail İstihbarat Merkezi Başkanı Ronen Bar’a ait olduğu ileri sürülen ve Katar, Türkiye, Lübnan gibi Hamas liderlerinin bulunduğu ülkelere suikast düzenleneceğini ifade eden ses kayıtlarının paylaşılmasının ardından da yaşanmış ve katil İsrail’in planları deşifre olmuştur.
Şimdi böyle bir durum ve atmosferde ABD’nin daha doğrusu Başkan Trump’ın “Türkiye güzellemelerini” nereye koyacağız? Daha açık bir ifade ile soralım; İsrail gibi her koşulda desteklenen ezeli bir müttefik varken ABD’nin Türkiye ile olan dostluğuna, müttefikliğine, Körfez’de sınanan ve sarsılan güvenlik garantilerine ne ölçüde güven duyulabilir? Bu soruya aranan cevaplarda Türkiye’nin yakın tarihte inşa etmeye başladığı, hiçbir tarafa/devlete dayanmamayı ve güvenmemeyi öngören, sadece kendini temel aldığı ve kendine yaslandığı, sadece kendini merkez olarak gördüğü “eksen Türkiye” ve “Türkiye Yüzyılı” temalı dış politika paradigması öne çıkıyor. Soğuk Savaş atmosferinde geçerli olan “Doğu-Batı kamplaşması” ya da “iki taraftan birini seç!” dayatması gibi bir durumun olmadığı global ölçekte ve “çok-merkezlilik-çok kutupluluk (multi-polarization)” tartışmalarının ayyuka çıktığı günümüzde Türkiye’nin kendi geleceğini inşa etmeye çalışması en rasyonel stratejik tercih, hatta zorunluluk olarak doğmaktadır.
Kaldı ki Soğuk Savaş döneminden günümüze Washington tarafından zaman zaman “stratejik müttefik (strategic partnership)”, “güçlendirilmiş stratejik ortaklık (enhanced strategic partnership)” gibi konseptlerin muhatabı olan Türkiye o dönemlerde dahi ABD ile ideal anlamda bir dostluk ilişkisi yakalayamamıştır. ABD’nin çoğu zaman nedeni dahi belli olmayan hasmane tavır ve politikalarına maruz kalan Türkiye bu eylemlere anlam verememiştir. Bu hususta Prof. Dr. Ozan Örmeci’nin yayımlamış olduğu “Türk-Amerikan İlişkilerinde 8 Büyük Kriz” başlıklı makaleye göz atıldığında ilk akla gelen ve tarihsel süreçte yaşanan belli başlı krizleri hatırlamak olasıdır. Nitekim adı geçen makalede de yer aldığı üzere; “Rahip Brunson Krizi”, “Çuval Olayı”, “Johnson Mektubu”, “Afyon Sorunu”, “S-400 ve F-35 Krizi”, “CAATSA Yaptırımları” bunlardan sadece birkaçıdır.
Dolayısıyla ünlü Türk Halk Müziği Ozanı Ali Ekber Çiçek’in bir eserinin adı olan “Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim” deyişinde de ifade bulduğu üzere kendi kendimize bir muhasebe yaptığımızda da geçmişten günümüze ABD’nin Türkiye ile olan ilişkilerinin salt “dostluk”, “müttefiklik” kavramlarıyla açıklanamayacağını, dosyaların ABD’nin global stratejisinde Türkiye’ye biçtiği rol ve Türkiye’den beklentileri etrafında şekillendiği görülmektedir. Tıpkı bu minvalde ve “Bayram değil, seyran değil…” diyerek başlayan Türk Atasözünü de hatırlatır bir biçimde “Trump 1.0” ve “Trump 2.0” dönemlerinde yer yer vurgulanan Türkiye methiyeleri veya güzellemeleri elbette boş değildir ve Beyaz Saray tarafından belli bir amaca hizmet etmesi için araçsallaştırılan söylemlerdir. Bu bağlamda özellikle son zamanlarda Türkiye’nin Suudi Arabistan, Katar ve Pakistan ile entegre olduğu yeni bölgesel güvenlik koalisyonu ABD-İsrail ittifakını karşı-aksiyon almaya yönlendirmiş ve Trump, İbrahim Anlaşmalarına adı geçen ülkelerin de katılmasını ortaya atarak İsrail’in bölgesel projeksiyonlarla dışlanmasının önüne geçmek istemiştir.
Bu noktada “Mavi Vatan Doktrininin” mucidi ve aynı zamanda Uluslararası İlişkiler Uzmanı E. Tümamiral Cihat Yaycı’nın da dikkat çektiği başka bir konuyu da dikkatlere sunmak istiyorum. Sayın Yaycı, benim “Türkiye güzellemeleri” olarak isimlendirdiğim Trump’ın Ankara’ya yönelik sık sık dile getirdiği övgü dolu beyanlara başka bir açıdan bakarak şunları ifade etmiştir; “Hatırlayın, Donald Trump, Türkiye’yi överken şöyle demişti: ‘Türkiye’nin güçlü ve yıpranmamış bir ordusu var.’ Şimdi durduk yere kimse ‘Türkiye’nin güçlü ve yıpranmamış bir ordusu var’ demez. Bir niyet belirtisidir o. Güçlü ve yıpranmamış bir ordu... Yani kullanılmaya hazır. ‘Onu kullanacağım’ demek istiyor aslında.”
Son Söz
Uluslararası gündem çok hızlı bir biçimde değişiyor. Türkiye, bölgesinde ve sistemde hem yanı başındaki savaş ve çatışmaları sona erdirmek için büyük bir maharet göstererek diplomatik arabulucu rolünü konsolide ediyor ve böylelikle “majör aktör” olarak sivriliyor hem de her türlü senaryoya hazırlıklı olarak askeri, ekonomik ve siyasi güç unsurlarını pekiştirmeye devam ediyor. Çünkü Amerikan rüyasından uyanalı çok oldu, tek sığınağımız ve dayanağımız kendimiz ve rüya olmayan tek gerçeğimiz de “Türkiye Yüzyılı” …
NOT: Sevgili Okuyucular! Yaz Döneminin başlaması ve ayrıca devam edenler yanında yeni başlayan birtakım akademik projelerden ötürü TIMETURK’ teki yazılarıma bir süre ara vereceğim. İlginize çok teşekkür ederim. Tekrar görüşmek üzere… (05.06.2026)
Dr. Mehmet Babacan/TİMETÜRK