Saadet Partisi İstanbul İl Başkanlığı’na davet edildim. Genel merkezde duvarlarda Milli Görüş
geleneğinin fotoğrafları, masada soğuyan çaylar… Karşımda ise İstanbul Milletvekili Sayın Mustafa
Kaya vardı.
Ben daha çok dinleyici olmayı tercih ettim. Çünkü bazen sormaktan çok, hakikatin nasıl tarif
edildiğini duymak icap eder. Ve o odada duyduklarım, zihnimi meşgul eden sorulara net cevaplar
vardı. Sadece bir siyasi bürokrasi değil, aynı zamanda teşkilatın tabanındaki o kadim reflekslerin
bu yeni döneme nasıl evrildiğini görmek açısından da ufuk açıcı bir buluşma oldu. Genç üyelerin
dinamizmi ile yaşlı kadroların temkinli tecrübesi arasında kurulan köprü, sürecin sokaktaki
inandırıcılığını artırıyordu.

Görüşmede dikkat çeken başlıca hususlardan biri, iktidarla sert bir muhalefet yürüten bir siyasi
aktörün, konu toplumsal barış, vatanın birliği, kardeşliğin muhafazası olduğunda konuyu günlük
siyasi rekabetin dışında tutma çabasıydı.
Bu tür hassas süreçlerin siyasi ve taban bazında her zaman bir maliyeti ve risk barındırdığı hesaba
katıldığında, partinin bu konudaki duruşu dikkatle izlenmesi gereken bir zemin sunuyor.
Görüşmenin en çarpıcı kısmı sokaktaki kutuplaşmaydı. Televizyonda izlediğimiz o batıda yaşayan
vatandaşın sözlerini röportajda duyduk.
“Ben yasaya ‘Hayır’ dedim, Diyarbakırlı komşum ‘evet” dedi. 30 yıldır aynı apartmanda oturuyoruz,
şimdi selamı kestik. Nasıl bir arada yaşayacağız?”
İşte bu yüzden “Evet” dedi Sayın Vekil. Artık bölünmemek için. Aramıza duvarlar örmeden.
Marksist, ateist bir terör örgütünün iç siyasetimize kart olarak sokulduğu küresel terörü bozma
ihtimali için bile “Evet” dedi.
Tam da bu soru yüzünden bu sürece ihtiyaç var. PKK içinde mağdur edilmiş Kürt gençlerinin,
anaların gözyaşının dinmesi için. Aksi halde bu duvar daha da büyür. Üstelik bu tablo, sadece iç
dinamiklerle sınırlı bir mesele de değil; Orta Doğu’daki kırılgan denklemler, sınır ötesi riskler ve
küresel aktörlerin bölge üzerindeki hesapları göz önüne alındığında, iç cepheyi sağlam tutmanın
hayati bir zaruret olduğu açıkça görülüyor.
Burada “Hayır” diyenlere de haklı olarak iki soru sormak lazım dedi, mantıklıydı sorular:
*1. Hayır derken, terör örgütüne elindeki silahı bırakma demiş olmaz mısınız? *
*2. Peki “hayır” dediğimizde bizim çözümümüz de şudur diye ortaya bir yol haritası koyma
sorumluluğumuz yok mu?
Elbette “Ya yine masadan kalkılırsa?” korkusu asılsız değil; fakat bu korkuyla ebediyen zifiri
karanlıkta oturmayı seçmek de bir siyaset değil, bilinmezlik ve çaresizliktir.
Tarih tekerrürden ibarettir derler. Nitekim 1928’de Şeyh Sait vakası sonrası TBMM’nin aldığı karar
da bugüne ışık tutuyor:
“İKİNCİ MADDE —... Diyarbekir, Elâziz, Van... vilâyetlerinde efrat tarafından ika olunan cürüm ve
kabahatlerle maznuz veya mahkûm olanların haklarındaki takibatın icrası veya hükümlerin infazı
tecil edilmiştir.”

_(— TBMM Kararnamesi, 1928)_
Yani devlet, asırlar boyunca isyanların baş gösterdiği coğrafyada, zaman zaman hukuki ve
rasyonel şefkat eli uzatmayı da denemişti. 100 yıl önce de devlet, kan gütmek yerine tecili, barışı,
bir arada yaşama yolunda bir irade ortaya koymuştu. Bugün de Mustafa Kaya’nın görüşmemizde
dikkat çektiği üzere; sürecin kulağa dayalı ezberlerle değil, tıpkı dünyadaki Kolombiya modeli gibi
örgütün silahsızlandırılması, rehabilite edilmesi ve toplumsal entegrasyonu esas alan rasyonel bir
stratejiyle yürütülmesi gerekiyor. Nitekim devlet kurumlarının Kandil’deki mağaraların tespitine ve
oralarda bulunan silahların menşeine kadar raporlaması hedefi de bu küresel ve planlı aklın
sahadaki yansımasıdır. Ve en önemlisi: Terör elebaşları ve ağır suçlular bu kapsamın dışında. Yani
hukukun kırmızı çizgisi net.
Sürecin belki de en kritik eşiği, Abdullah Öcalan’ın mektuplarında bir şekilde ifade ettiği o kırılma
noktası oldu. Öcalan, ayrı bir devlet veya coğrafi bölünme talebinin geride kaldığını şu sözlerle ilan
etmişti:
“Varlık inkârına dayalı ve ayrı devlet amaçlı PKK hareketi ve dayandığı ulusal kurtuluş savaş
stratejisine son verilmiştir. Varlık tanınmış, dolayısıyla ana amaç gerçekleşmiştir. Miadını doldurma
bu anlamdadır. [...] Ayrı bir devlet değil, kapsamlı bir demokratik yönetim ilkesidir. Silahın değil,
siyasetin ve toplumsal barışın gücüne inanıyorum.”
Yıllarca tek taraflı ideolojiyle bölgeyi esir alan o eski ezberler böylece farklı bir boyut kazandı.
Şu nokta da bir gerçek; devlet terörle mücadelede asla zafiyet göstermez ama terörün ortaya
çıkardığı maddi-manevi maliyetleri azaltmak için böylesine adımlar da atabilir.
Sonuç olarak şunu söylemek mümkün: Barış, alkışla gelmiyor. Bedel ödeyerek, geçmişle
yüzleşerek ve rasyonel adımlarla ilerliyor. Memleketin bu akıl ve sükûnet zeminine her
zamankinden çok ihtiyacı var.
Ben sorularıma cevap buldum ve ikna oldum vesselam.
Hatice Kübra Özbirinci/TİMETÜRK