$

Dolar

48,3162

Euro

56,3855

£

Sterlin

65,5954

Frank

59,8633

Gram Altın

6.948,5200

Bitcoin

3.935.814

$

Dolar

48,3162

Euro

56,3855

£

Sterlin

65,5954

Frank

59,8633

Gram Altın

6.948,5200

Bitcoin

3.935.814

Makale 04.09.2026 5 dk okuma

*Terörsüz Türkiye hayal değil*

Paylaş:

Saadet Partisi İstanbul İl Başkanlığı’na davet edildim. Genel merkezde duvarlarda Milli Görüş

geleneğinin fotoğrafları, masada soğuyan çaylar… Karşımda ise İstanbul Milletvekili Sayın Mustafa

Kaya vardı.

Ben daha çok dinleyici olmayı tercih ettim. Çünkü bazen sormaktan çok, hakikatin nasıl tarif

edildiğini duymak icap eder. Ve o odada duyduklarım, zihnimi meşgul eden sorulara net cevaplar

vardı. Sadece bir siyasi bürokrasi değil, aynı zamanda teşkilatın tabanındaki o kadim reflekslerin

bu yeni döneme nasıl evrildiğini görmek açısından da ufuk açıcı bir buluşma oldu. Genç üyelerin

dinamizmi ile yaşlı kadroların temkinli tecrübesi arasında kurulan köprü, sürecin sokaktaki

inandırıcılığını artırıyordu.

Görüşmede dikkat çeken başlıca hususlardan biri, iktidarla sert bir muhalefet yürüten bir siyasi

aktörün, konu toplumsal barış, vatanın birliği, kardeşliğin muhafazası olduğunda konuyu günlük

siyasi rekabetin dışında tutma çabasıydı.

Bu tür hassas süreçlerin siyasi ve taban bazında her zaman bir maliyeti ve risk barındırdığı hesaba

katıldığında, partinin bu konudaki duruşu dikkatle izlenmesi gereken bir zemin sunuyor.

Görüşmenin en çarpıcı kısmı sokaktaki kutuplaşmaydı. Televizyonda izlediğimiz o batıda yaşayan

vatandaşın sözlerini röportajda duyduk.

“Ben yasaya ‘Hayır’ dedim, Diyarbakırlı komşum ‘evet” dedi. 30 yıldır aynı apartmanda oturuyoruz,

şimdi selamı kestik. Nasıl bir arada yaşayacağız?”

İşte bu yüzden “Evet” dedi Sayın Vekil. Artık bölünmemek için. Aramıza duvarlar örmeden.

Marksist, ateist bir terör örgütünün iç siyasetimize kart olarak sokulduğu küresel terörü bozma

ihtimali için bile “Evet” dedi.

Tam da bu soru yüzünden bu sürece ihtiyaç var. PKK içinde mağdur edilmiş Kürt gençlerinin,

anaların gözyaşının dinmesi için. Aksi halde bu duvar daha da büyür. Üstelik bu tablo, sadece iç

dinamiklerle sınırlı bir mesele de değil; Orta Doğu’daki kırılgan denklemler, sınır ötesi riskler ve

küresel aktörlerin bölge üzerindeki hesapları göz önüne alındığında, iç cepheyi sağlam tutmanın

hayati bir zaruret olduğu açıkça görülüyor.

Burada “Hayır” diyenlere de haklı olarak iki soru sormak lazım dedi, mantıklıydı sorular:

*1. Hayır derken, terör örgütüne elindeki silahı bırakma demiş olmaz mısınız? *

*2. Peki “hayır” dediğimizde bizim çözümümüz de şudur diye ortaya bir yol haritası koyma

sorumluluğumuz yok mu?

Elbette “Ya yine masadan kalkılırsa?” korkusu asılsız değil; fakat bu korkuyla ebediyen zifiri

karanlıkta oturmayı seçmek de bir siyaset değil, bilinmezlik ve çaresizliktir.

Tarih tekerrürden ibarettir derler. Nitekim 1928’de Şeyh Sait vakası sonrası TBMM’nin aldığı karar

da bugüne ışık tutuyor:

“İKİNCİ MADDE —... Diyarbekir, Elâziz, Van... vilâyetlerinde efrat tarafından ika olunan cürüm ve

kabahatlerle maznuz veya mahkûm olanların haklarındaki takibatın icrası veya hükümlerin infazı

tecil edilmiştir.”

_(— TBMM Kararnamesi, 1928)_

Yani devlet, asırlar boyunca isyanların baş gösterdiği coğrafyada, zaman zaman hukuki ve

rasyonel şefkat eli uzatmayı da denemişti. 100 yıl önce de devlet, kan gütmek yerine tecili, barışı,

bir arada yaşama yolunda bir irade ortaya koymuştu. Bugün de Mustafa Kaya’nın görüşmemizde

dikkat çektiği üzere; sürecin kulağa dayalı ezberlerle değil, tıpkı dünyadaki Kolombiya modeli gibi

örgütün silahsızlandırılması, rehabilite edilmesi ve toplumsal entegrasyonu esas alan rasyonel bir

stratejiyle yürütülmesi gerekiyor. Nitekim devlet kurumlarının Kandil’deki mağaraların tespitine ve

oralarda bulunan silahların menşeine kadar raporlaması hedefi de bu küresel ve planlı aklın

sahadaki yansımasıdır. Ve en önemlisi: Terör elebaşları ve ağır suçlular bu kapsamın dışında. Yani

hukukun kırmızı çizgisi net.

Sürecin belki de en kritik eşiği, Abdullah Öcalan’ın mektuplarında bir şekilde ifade ettiği o kırılma

noktası oldu. Öcalan, ayrı bir devlet veya coğrafi bölünme talebinin geride kaldığını şu sözlerle ilan

etmişti:

“Varlık inkârına dayalı ve ayrı devlet amaçlı PKK hareketi ve dayandığı ulusal kurtuluş savaş

stratejisine son verilmiştir. Varlık tanınmış, dolayısıyla ana amaç gerçekleşmiştir. Miadını doldurma

bu anlamdadır. [...] Ayrı bir devlet değil, kapsamlı bir demokratik yönetim ilkesidir. Silahın değil,

siyasetin ve toplumsal barışın gücüne inanıyorum.”

Yıllarca tek taraflı ideolojiyle bölgeyi esir alan o eski ezberler böylece farklı bir boyut kazandı.

Şu nokta da bir gerçek; devlet terörle mücadelede asla zafiyet göstermez ama terörün ortaya

çıkardığı maddi-manevi maliyetleri azaltmak için böylesine adımlar da atabilir.

Sonuç olarak şunu söylemek mümkün: Barış, alkışla gelmiyor. Bedel ödeyerek, geçmişle

yüzleşerek ve rasyonel adımlarla ilerliyor. Memleketin bu akıl ve sükûnet zeminine her

zamankinden çok ihtiyacı var.

Ben sorularıma cevap buldum ve ikna oldum vesselam.

Hatice Kübra Özbirinci/TİMETÜRK

Etiketler: