Dünyanın öbür yarısı böyle diyebilirim, değil mi? En insani, tabî hakları ellerinden alınan insanların tamamını kapsayıcı bir kavram... Belki de tamamından azınlık bir bölümü çıkarttığımızda, geri kalan hürriyet ve hak gasplarından mütevellit insanca yaşamayı unutmuş olan milyonlar... Yakın geçmişe dair okuduklarım, bu dönemi yüzyılımızın yeni olmasına rağmen neredeyse ortaçağ karanlığından da geriye götürüyor zihnimde.
Hani medeni geçinenlerin kadınların sırtında yolculuk yaptıkları, renklerinden dolayı ırkçılık payesiyle kendinden görmediği, hayvani bir hayata mecbur bıraktığı, etiket edermişçesine yalınayak gezdirdiği ve onları sanki bir objeymişçesine sergilediği dönemler... Hani çok da uzak gelmedi, değil mi? En nihayetinde bilmek için yaşamak mı gerekir? İnsan kalbiyle de duyamaz mı vicdanın sesini? Sömürüyü, istismarı, ayrımcılığın en aşağılık ve sefil görüntüsünü algılayamaz mı?
En karanlık çağlarını, ıslah edilmemiş dürtülerini bizlere medeniyet, aydınlık çağ ve ilerleme olarak sunanlar, kendi lağım zihniyetlerini peşkeş çekenler, elbet te bizlere hak ve hürriyeti kendi düsturlarıyla sunacaklardı. Batı, ah batasıca Batı! Sen ne şeytani bir doğuma gebeymişsin de bizler bunu çağdaşlaşmak sanmışız! Hürriyetin, kanlı pençelerinizin ellerinde yaralı bir güvercin gibi mecburi ve zaruri bir nefes hakkı vakit olduğunu kavrayabilmemiz zaman almış. Kendi sonsuz barbar döngünüzü, değişmeyen algınızı bize başarı olarak pazarlamışsınız.
Papazların yerine filozoflar geçmiş; kutsal olanı, lazım olana peşkeş çekmiş; bize de bunu "bilim, fert, hürriyet" diye efsunlamış. Bilememişiz, kültürel kodlarımızdan hatıra gelmemiş... Sanki bir kara büyü misali Sisifos’un işkencesini çekmişiz. Okurumuz hatırlar belki Sisifos'u; kucağındaki kayayı zirveye çıkarmak zorunda olan o zavallı... Zirveye vardığı vakit kaya aşağı yuvarlanır, tekrar uçuruma iner Sisifos ve kayayı tekrar kucaklar. Sonu gelmeyen bir işkence... Ne kadar tanıdık bir sahne!
Tüm insanlık bu döngüye gebe; iktisadi buhranın senfonisi adeta. İhtilaller, devrimler, inkılaplar, kaybolan kültürler, kimliksizleşen medeniyetler... Sistematik istismarla peydah olmuş yeni dünya düzeni... Tüm insani değerlerimizin silikleştirildiği bu çağa uyumlanamıyorum. Sinoplu Diyojen’in dediği gibi: İnsan arıyorum.
Ve en çok merak ettiğim de şu ki; tüm insanlığı bir domino taşı etkisi ile aynı düzleme ilerleten olgu filoneizm (yenilik aşkı) olabilir mi? Kendimi bir kavrama ait görmüyorum; ne muhafazakar bir ümitsizim, ne de yobaz bir radikal... Hele determinist bir gerici, hiç değil! Ben bir Müslüman, tahkiki iman peşinde bir biçare, heyula sandığınızın aksine bilindik bir medeniyetin hasretinde bir fert...
Ve tek emin olduğum bir gerçek var ki, o da O Kur'an ki; güçlüye, mücahide zayıfın hakkını korumayı emreder. Ve bilirim ki İslam tevazudur, feragattir, adalettir. Cemil Meriç üstadın söylediği gibi: "İştirakiye ebediyyen yaşayacak, çünkü ilhamını Kur'an'dan alıyor." Yeni bir dünya düzeni elbet Allah’ın nizamına muhtaç.
İşte o zaman gerçek bir mümin, Gazze’de akan bir damla gözyaşı için dünyayı ayağa kaldıracak; evlat acısından ciğeri yanan kardeşlerinin yanında alacak soluğu. Heyhat, unuttuk mu katliamları? Anasının kucağında can veren bebeleri, gözlerini ailesiz bir güne açan çocukları, son nefeslerini verme korkusuyla vedalaşarak uyuyan nice mazlumları... Ümmet kan ağlıyor, bizler hayatın akışında... Yazıklar olsun bize!
Nasıl yazıklar olsun ki...
Anasının kucağında can veren bebe için ayağa kalkmayan,
Evlat acısından ciğeri yanan kardeşinin yanında saf tutmayan,
Ve bir fıçıda yaşayan Diyojen'den daha az 'insan' kalan bizlere yazıklar olsun!
Hatice Kübra Özbirinci/TİMETÜRK