$

Dolar

49,3979

€

Euro

55,6494

£

Sterlin

65,3956

₣

Frank

59,5299

₺

Gram Altın

6.644,7800

₿

Bitcoin

4.085.502

$

Dolar

49,3979

€

Euro

55,6494

£

Sterlin

65,3956

₣

Frank

59,5299

₺

Gram Altın

6.644,7800

₿

Bitcoin

4.085.502

Makale 11.10.2026 7 dk okuma

Temkin

Paylaş:

Dereyi görmeden paçayı sıvayanları hatırlayın!

Daha ortada fol yok, yumurta yokken Cumhurbaşkanlığı hesapları yapanları, siyasi ikballerini milletin iradesinin önüne koyanları, kendilerini dokunulmaz, eleştirilmez, sorgulanmaz görenleri hatırlayın!

Bir de dillerinden düşürmedikleri o meşhur sözü…

“Atatürk’ün partisi!”

İyi de arkadaş!

Atatürk’ün partisi dediğiniz CHP’yi bugün bu hâle kim getirdi?

Kimler kendi siyasi hesapları uğruna partiyi iç çekişmelerin, hizipleşmelerin, karşılıklı suçlamaların ve bitmek bilmeyen iktidar kavgalarının içine sürükledi?

Düne kadar birbirlerine methiyeler düzenlerin bugün birbirlerini nasıl itham ettiklerine bakın!

Atatürk’ün adını dillerinden düşürmeyenler, onun kurduğu partinin itibarını korumak konusunda aynı hassasiyeti gösterebildiler mi?

Asıl mesele budur!

Ve şimdi gelelim işin daha vahim tarafına…

Ekrem İmamoğlu ve bazı CHP’li belediyeler hakkındaki yargı süreçleri başladığında ne söylediler?

“Siyasi operasyon!”

“Cumhurbaşkanlığı adaylığının önünü kesiyorlar!”

 

“İktidar seçimden korkuyor!”

 

Peki, iddianamelerdeki suç isnatları?

 

Onları ne yapacağız?

 

Binlerce sayfalık dosyalardaki iddiaları, delilleri, tanık anlatımlarını, para hareketlerini ve belediyelerdeki işlemleri kim inceleyecek?

 

Elbette bağımsız ve tarafsız Türk yargısı!

 

İddianame mahkûmiyet değildir. Bunu bilecek kadar hukuk bilgimiz var. Ama iddianameyi daha baştan çöpe atmak, bütün suçlamaları siyasi komplo ilan etmek de hukuk değildir.

 

Bir tarafta yargı kararlarını tartışılmaz saymak ne kadar yanlışsa diğer tarafta yargılamayı baştan gayrimeşru ilan etmek de o kadar yanlıştır.

 

Ne siyaset mahkemelerin yerine geçebilir ne de sokak mahkeme salonuna dönüştürülebilir!

 

Elbette insanlar demokratik haklarını kullanacak, protesto edecek, itirazlarını dile getirecekler. Ancak hiçbir siyasi hesap, insanları şiddete, kargaşaya ve provokasyona sürüklemenin gerekçesi olamaz.

 

Şimdi önümüzde 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimleri var.

 

Resmî seçim takvimi başlamamış olabilir ama siyasi mücadele çoktan başlamıştır.

 

Türkiye’nin yakın siyasi tarihini hatırlayın.

 

2007’deki 367 garabetini hatırlayın!

 

Cumhurbaşkanlığı seçiminin önüne çıkarılan anayasal tartışmaları, Meclis’teki kilitlenmeyi, ardından yaşanan siyasi krizi hatırlayın.

 

Gezi olaylarını hatırlayın!

 

Barışçıl protestolarla başlayan sürecin nasıl büyük bir siyasi gerilime dönüştüğünü, şiddet olaylarını ve toplumda açılan yaraları unutmayın.

 

15 Temmuz hain darbe girişimini hatırlayın!

 

2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde kurulan ittifakları, adaylık pazarlıklarını, masadan kalkıp yeniden oturmaları, siyasi hesapları ve seçim sonrasında birbirlerine yöneltilen ağır suçlamaları hatırlayın.

 

Bütün bu olaylar aynı merkezden yönetilmiş tek bir planın delili değildir. Ama her biri Türkiye’nin siyasi krizlere, kutuplaşmaya ve demokratik kurumlar üzerindeki baskılara ne kadar açık olabildiğini göstermiştir.

 

İşte bu yüzden TEMKİN diyorum!

 

Bir de unutulmaması gereken Joe Biden meselesi var.

 

ABD’nin eski Başkanı Biden, henüz başkan seçilmeden önce, 2019 yılında verdiği ve 2020’de yeniden gündeme gelen mülakatında, Türkiye’deki muhalefetin desteklenmesi ve Erdoğan’ın seçim yoluyla yenilmesi gerektiğini açıkça dile getirmişti.

 

Üstelik Erdoğan’ın bir bedel ödemesi gerektiğini de söylemişti.

 

Bu sözler sıradan bir diplomatik değerlendirme değildi!

 

Başka bir ülkenin iç siyasetinde kimin kazanması, kimin kaybetmesi gerektiğine dair açık bir tercihti.

 

Benim için meselenin en önemli tarafı budur.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanını Washington değil, Türk milleti belirler!

 

Biden’ın sözleri, 2028’e ilişkin bugünden kurulmuş bir operasyonun kanıtı sayılamaz. Ancak dış müdahale arayışlarına karşı neden uyanık olunması gerektiğini gösteren tarihî bir uyarı olarak hafızamızda durmalıdır.

 

Kimse Türkiye’yi kendi siyasi mühendisliğinin laboratuvarı olarak görmemelidir!

 

Gelelim son fon skandalına…

 

Burada tavrım son derece açık!

 

Kimse kusura bakmasın!

 

Bu ülkede milletin alın terini, tasarrufunu, geleceğini ve çocuklarının rızkını istismar eden kim varsa karşısındayım.

 

Hangi siyasi görüşten olduğuna bakmam!

 

AK Partiliymiş, CHP’liymiş, bürokratmış, iş insanıymış, eski bakanmış, yeni milletvekiliymiş…

 

Beni ilgilendirmez!

 

Fonlar üzerinden piyasa manipülasyonu yapan, içeriden bilgi kullanarak haksız kazanç sağlayan, yatırımcıyı aldatan, kamu gücünü şahsi servetine tahvil eden kim varsa, suçu delilleriyle sabit olduğunda en ağır yasal yaptırımla karşılaşmalıdır.

 

Sadece paralarına el konulması da yetmez!

 

Varsa örgütlü suç ilişkileri ortaya çıkarılmalı, mal varlıklarının kaynağı araştırılmalı, haksız kazançlar geri alınmalı, mağdur edilen vatandaşın hakkı korunmalıdır.

 

Benim savunduğum kişi değil, adalettir!

 

Bir suçluyu siyasi görüşünden dolayı koruyorsam namerdim!

 

Bir başkasını da sırf siyasi görüşünden dolayı suçlu ilan ediyorsam yine namerdim!

 

Türkiye’nin ihtiyacı siyasi dokunulmazlık zırhına bürünmüş imtiyazlı insanlar değil, herkese eşit uygulanan hukuktur.

 

Bu ülke bir temiz eller seferberliğini hak ediyor!

 

Hem de göstermelik değil!

 

İktidardan muhalefete, belediyelerden bürokrasiye, finans çevrelerinden kamu ihalelerine kadar uzanan gerçek bir hesaplaşmayı…

 

Şimdi bütün bunları neden anlatıyorum?

 

Çünkü seçimlere yaklaştıkça siyasetin dili daha da sertleşebilir.

 

Yeni iddialar ortaya atılabilir.

 

Belgeler, ses kayıtları, görüntüler, gizli tanık anlatımları ve sosyal medya kampanyaları gündemi işgal edebilir.

 

Bunların bir kısmı gerçek, bir kısmı çarpıtılmış, bir kısmı da düpedüz yalan olabilir.

 

Ekonomik sıkıntılar, toplumsal huzursuzluklar ve siyasi kutuplaşma üzerinden yeni gerilimler üretilebilir.

 

Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden adaylığı ve seçilme ihtimali etrafında da sert bir siyasi mücadele yaşanacağı açıktır. Ancak bu mücadelenin hangi yöntemlerle yürütüleceği konusunda bugünden kesin hükümler vermek doğru değildir.

 

İşte tam da bu sebeple uyanık olmalıyız!

 

Her iddiaya inanmayacağız!

 

Her çağrının peşine takılmayacağız!

 

Her siyasi tartışmayı memleket meselesi, her adli soruşturmayı da siyasi operasyon saymayacağız!

 

İktidarın yanlışını da söyleyeceğiz, muhalefetin yanlışını da…

Yolsuzluğa yolsuzluk, ihanete ihanet, haksızlığa haksızlık diyeceğiz.

Ama bunu yaparken aklımızı, vicdanımızı ve muhakememizi kimsenin emrine vermeyeceğiz.

Çünkü bu ülke hepimizin!

Erdoğan gelir geçer.

İmamoğlu gelir geçer.

Parti genel başkanları, belediye başkanları, milletvekilleri gelir geçer.

Ama Türkiye Cumhuriyeti kalır!

Devletin bekası, milletin huzuru ve demokrasinin geleceği hiçbir siyasetçinin şahsi ikbaline feda edilemez.

Son sözüm şudur:

2028’e giderken en büyük ihtiyacımız öfke değil, temkindir.

Provokasyona karşı temkin!

Yalana karşı temkin!

Yolsuzluğa karşı tavizsiz bir duruş!

Ve dışarıdan gelecek her türlü siyasi müdahaleye karşı millî iradeye sahip çıkmak!

Unutmayalım…

Sandık milletindir. Adalet devletin temelidir. Türkiye ise hiçbir siyasetçinin şahsi mülkü değildir!

Hakkı Balcı/TİMETÜRK

Etiketler:
Hakkı Balcı
Hakkı Balcı

Köşe Yazarı