Geçen gün “Tuz koktu” diye yazmıştım.
Meğer koku bir tek dosyadan değil, bütün depodan geliyormuş…
Vallahi arkadaş, vatandaşın çoğu “fon” denilen şeyi borsanın kumar masası sanmadı. Bankadaki mevduata yakın, devletin gözü önünde işleyen, SPK’nın denetlediği güvenli bir yatırım aracı bildi. Telefonundaki banka uygulamasından aldı. TEFAS’ta işlem gördüğünü görünce de “Bunda bir yamuk olsa devlet izin vermez” diye düşündü.
Asıl güvence de buydu zaten: Devletin gözü önünde olması…
Peki halkın anlayacağı dille bu fon üçkâğıdı nasıl kurulmuş olabilir?
Dar bir pazarda 10 liralık malı kendi aralarında 100 liraya çıkarıyorsunuz. Fon da gidip bu maldan yüklü miktarda alıyor. Mal 100 lira göründüğü için fonun değeri kâğıt üzerinde büyüyor. Fon, getiri listelerinde üst sıralara çıkıyor. Bunu gören vatandaş parasını getiriyor. Yeni para geldikçe çark biraz daha dönüyor; fiyat daha da şişiyor.
İlk girenler yahut vaktinde haber alanlar şişirilmiş fiyattan çıkarsa parayı cebe koyuyor. Sonradan gelen on binlerce kişi ise satılamayan hisselerle, kilitlenen hesaplarla ve “Tasfiye bitecek, bekleyin” cümlesiyle baş başa kalıyor.
Halk buna üçkâğıt der.
Hukuk bunun piyasa dolandırıcılığı, içeriden öğrenenlerin ticareti, görevi kötüye kullanma ya da ihmal olup olmadığına karar verir.
Fakat ortada bir tuhaflık olduğu artık benim yorumum değil; SPK’nın kendi açıklamasıdır.
SPK, 18 Eylül 2026 tarihli açıklamasında bazı fonların, ekonomik gerçeklikle izah edilemeyecek fiyat hareketlerine 2025’in son çeyreğinde yol açtığının gözlendiğini söylüyor. Ardından toplantılar, çalışma grupları, kurum görüşleri, yazışmalar, taslaklar, yeni uygulama esasları ve nihayet 28 Ağustos 2026’da yayımlanan rehber sıralanıyor.
Kâğıt üzerinde hummalı bir çalışma var.
Peki bu yazışmalar yapılırken Tera’nın TLY fonunda ne olmuş?
Fon geniş yatırımcı kitlesine açılmadan önce 161 yatırımcıya, 574 liralık birim fiyata ve yaklaşık 30 milyar liralık büyüklüğe sahipmiş. Daha 2025 Eylül ortasında yatırımcı sayısı 22 bine, birim fiyat 1.321 liraya çıkmış. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “Manipülasyona izin verilmeyecek” dediği 4 Kasım’da yatırımcı sayısı 47 bine, fiyat 2.453 liraya ulaşmış.
Şubat 2026’da yatırımcı sayısı 50 bini aşmış; birim fiyat 3.553 lira, fon büyüklüğü 52 milyar lira olmuş. Haziranda 85 bin yatırımcı ve 168 milyar lira… Rehberin yayımlandığı ağustos sonunda ise 111 bin yatırımcı, 9 bin lirayı aşan birim fiyat ve 269 milyar liralık fon büyüklüğü…
Yani kurumlar “Ne yapalım?” diye birbirine yazı yazarken fon roket gibi yükselmiş.
İtfaiye yangını görmüş; önce tutanak tutmuş, sonra kroki çizmiş, ardından hortumun çapı için görüş istemiş. Ev yanarken toplantı üstüne toplantı yapılmış. Hortum eve çevrildiğinde ise çatı çökmüş, duvarlar kavrulmuş, içeride yüz binlerce insanın parası kalmış.
Şimdi sormayalım mı?
Madem anormal hareketler 2025’in son çeyreğinde görülmüştü, neden geçici işlem sınırı konulmadı? Neden yeni yatırımcı girişine set çekilmedi? Neden olağanüstü getiriler tek tek incelenmedi? Neden “Rehber hazırlıyoruz” denilirken mevcut yangına müdahale edilmedi?
Bir de işin siyasi isimler tarafı var.
Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi İlyas Kaya hakkında kamuoyuna açıklanan iddia ağırdır: Nisan 2026’da çoğu Özata Denizcilik hisselerinde olmak üzere toplam yaklaşık 163 milyon liralık alım yapıldığı, daha sonra satışlardan yaklaşık 2 milyar 170 milyon lira elde edildiği ileri sürülüyor. Kaya, iddiaların araştırılması için parti görevlerinden affını istedi; fakat işlemlerin ayrıntılarına ilişkin kamuoyuna açık, belgeli bir cevap henüz verilmiş değil.
Altını çiziyorum: İddia mahkûmiyet değildir. Hiç kimseyi yargı kararı olmadan suçlu ilan edemeyiz.
Ama tam da bu nedenle soruların cevabı verilmelidir:
Bu hisseler hangi tarihlerde alındı, hangi tarihlerde satıldı? Satış kararının dayanağı neydi? Çöküşten hemen önce yapılan büyük çıkışlar yalnızca tesadüf ve yatırım becerisi miydi? Yoksa yaklaşan operasyonu, düzenlemeyi ya da likidite sıkıntısını önceden bilenler mi vardı?
Eğer devletin operasyonuna veya düzenleyici adımlarına ilişkin bilgi sızdırıldıysa, sızdıranlar kimdir? Onlar hakkında işlem yapılacak mıdır?
Dosya Fatma Betül Sayan Kaya ile kapatılamaz.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın oğlu Mustafa Yazıcı’nın da soruşturma kapsamında ifadesinin alındığı, hakkında yurt dışına çıkış yasağı uygulandığı; mal varlığına yönelik tedbirin ise aynı gün kaldırıldığı basına yansıdı. Bu gelişmeler onun suçlu olduğunu göstermez. Fakat şu soruları meşru hâle getirir: Hangi işlemler nedeniyle ifadeye çağrıldı? Ne kadar para girdi, ne kadar para çıktı? Tedbir hangi delille istendi, hangi yeni delille birkaç saat içinde kaldırıldı?
Millet ayrıcalık değil, açıklama istiyor.
Bir başka dikkat çekici isim, eski Ekonomi Bakanı ve hâlen AK Parti’nin ekonomi yönetiminde bulunan Nihat Zeybekci… Ortağı olduğu dört şirketin Tera’ya ait TP2 fonunda parasının kaldığını doğruladı. Basına yansıyan tutar yaklaşık 250 milyon lira. Zeybekci kendisinin de 455 bin 758 mağdurdan biri olduğunu, spekülatif hisselerle ilgisinin bulunmadığını söylüyor. Son iki aydaki yatırımlardan haberdar olmadığını, haberi olsa izin vermeyeceğini de belirtiyor.
Önce “Devletin ihmali var” dedi; ardından sözlerini “Devlet değil, görevini yapmayan kurumlar ve sorumlular ihmal etmiş olur” diye açıkladı.
İyi de Sayın Zeybekci…
Eski bir Ekonomi Bakanının ortağı olduğu dört şirkette yüz milyonlarca lira, kendisinin bilgisi dışında ve daha önce uyarıldığı söylenen bir fona nasıl yatırılır? Siz dahi “Bir şey olsa devlet müdahale ederdi” güveninin çöktüğünü söylüyorsanız, üç kuruş emekli parasını bankadaki fona koyan vatandaş ne yapsın?
Zeybekci’nin bu dosyada şüpheli olduğu sonucunu buradan çıkaramayız. Kendisinin mağdur olduğu beyanını da görmezden gelemeyiz. Ancak giriş tarihleri, yatırılan tutarlar, şirket yöneticilerinin aldığı kararlar ve varsa yapılan çıkışlar şeffaf biçimde incelenmelidir. Siyasette sorumluluk, yalnızca kazananın değil; “Haberim yoktu” diyen yöneticinin de kapısını çalar.
Gelelim 1,2 trilyon liraya…
Burada dürüst olalım: “1,2 trilyon liranın tamamı uçtu” demek bugün için ispatlanmış bir gerçek değildir. Bu rakam, tasfiyeye alınan 131 fonun ulaştığı yaklaşık toplam büyüklüğü ifade ediyor. Ne kadarının gerçek varlık olduğu, ne kadarının şişirilmiş değerlerden oluştuğu ve yatırımcıya ne kadarının döneceği tasfiye sonunda ortaya çıkacak.
Ama bu düzeltme skandalı küçültmez. Tam tersine, yaklaşık 1,2 trilyon liralık bir kütlenin denetim tartışmalarının ortasında büyümesine nasıl izin verildiğini daha da önemli hâle getirir.
TLY tek başına yaklaşık 269 milyar liraya ulaşmıştı. Kullanılan yaklaşık 800 milyar liralık toplam içinde bu, yüzde 34’e yakın bir ağırlık demektir. Fakat bu 269 milyar Tera’nın kendi parası değil, yatırımcıların parasıdır. Asıl açıklanması gereken; bu havuza kimlerin ne zaman girdiği, kimlerin zirveye yakın tarihlerde ne kadar para çektiği ve geride kimlerin bırakıldığıdır.
Fonun geniş yatırımcıya açılmasından önceki ilk yatırımcılar kimlerdi? İlk 12 hesap ile sonraki erken dönem hesapların ilişkileri araştırıldı mı? Bu kişiler ne kadar kazandı ve hangi tarihlerde çıktı?
Yatırımcıların yaklaşık yüzde 80’inin 1 milyon liranın altında bakiyeye sahip olduğu yönündeki bilgi doğruysa, kalan yüzde 20 kimlerden oluşuyor? Bu grubun fondaki toplam payı nedir? İçlerinde siyasetçiler, yakınları, kamu görevlileri, portföy şirketleriyle bağlantılı kişiler veya ilişkili şirketler var mıdır?
Elbette sıradan vatandaşların isimleri gelişigüzel biçimde teşhir edilemez. Fakat en büyük hesapların dağılımı, ilişkili taraflar, siyasi nüfuz sahibi kişiler, erken girenler ve krizden hemen önce çıkanlar; kişisel veriler korunarak bağımsız denetime, savcılığa ve Meclis araştırmasına açılabilir. Kamuoyuna da isimler karartılarak ayrıntılı bir işlem raporu sunulabilir.
Mesele yalnızca “Kim yakalandı?” meselesi değildir.
Kim korundu?
Kim önceden haber aldı?
Kim zamanında çıktı?
Kim içeride bırakıldı?
Kim denetlemedi?
Kim denetlemeyene hesap sormadı?
Ve en önemlisi: Özel kişiler şişirilmiş kazançlarla çıkarken zarar yine milletin vergisinden mi karşılanacak?
Hakkı Balcı/TİMETÜRK