Havacılık fuarlarında, festivallerinde, ekranlarda ve göklerde sıkça gördüğümüz İHA ve SİHA'lar aklıma hep şu sözü düşürür: "Bu millet kendi silahını, kendi teknolojisini üretemedikçe hep başkasının kapısında dilenci kalır." Bunu silahlanma yarışının hızlandığı, uluslararası ilişkilerin girift bir hal aldığı günümüzde daha iyi anlamlandırabiliyorum. Bayraktar kardeşlerin önderlik ettiği, Baykar'ın ürettiği insansız hava araçlarının dünya haritasında bıraktığı izi görünce bu sözün ne kadar isabetli olduğunu daha iyi kavrıyorum. Peki bu dönüşümün arkasındaki isim, yani Selçuk Bayraktar’ı sadece ‘iyi bir mühendis’ olarak tanımlamak yeterli mi? Yoksa bundan çok daha fazlası mı?
Bu yazımda Selçuk Bayraktar'ı "başarılı bir girişimci" veya "damat" gibi günlük ve indirgemeci sıfatların ötesine taşıyıp, "Nasıl bir liderlik modelini temsil ediyor? Ve kendisinden öncekilerden farklılaştığı nokta neresi?" sorusuna cevap aramaya çalışacağım.
Öncelikle şunu ifade etmek gerekiyor: Bayraktar'ı klasik "teknokrat liderlik" kategorisiyle sınırlamak onun profilini eksik bırakır. Onda baskın olan liderlik tipolojisinin "vizyoner liderlik" ile "medeniyet bilinçli mühendislik" kavramlarının kesişiminde şekillendiğini düşünüyorum. Zira o, kendisinden önce benzeri olmayan teknolojileri geliştiren bir mühendis olmakla birlikte yerli ve milli teknolojiyi bir bağımsızlık meselesi olarak okuyan bir öncü lider. Dünyanın en iyi okullarından birinde aldığı mühendislik eğitiminin ardından Türkiye'ye dönüp bilgiyi ve birikimi bu memleketin topraklarında filizlendirmesi, bunu bir sorumluluk ve bu vatana olan borcun ifası şeklinde telakki etmesi her şeyden önce takdire şayan bir davranıştır. Bu açıdan oldukça dikkat çekicidir. Ehemmiyeti haizdir.
İkinci olarak, Selçuk Bey’in kamuoyundaki imajı da klasik CEO veya bürokrat profilinden ayrılır. Bayraktar’ın şahsiyetini bilgi ve deneyime sahip, teknik detaya hâkim, mütevazı ve kararlı bir duruş sergilemesinden ileri gelir. Onun liderliğini "sahada ispatlanan liderlik" şeklinde tanımlayabiliriz. Burada ilginç olan bir paradoks var: Savunma sanayiinin doğası gizliliği gerektirirken, ürettiği teknolojinin sahadaki etkisi kaçınılmaz bir görünürlük doğuruyor. Böylece Bayraktar, istemeden de olsa, gizlilikten küresel görünürlüğe savrulan bir hikâyenin öznesi hâline geliyor.
Üçüncü olarak, Bayraktar'ın söyleminde sıkça karşımıza çıkan "yerlilik ve millilik" vurgusunun da bir medeniyet tasavvuru olduğunu unutmamak gerekir. Kadim kelam olan Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim’de emek ve üretimle ilgili "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır" (Necm, 53/39) ayeti, bu bağlamda zikredilmeye değerdir. Zira Bayraktar'ın kurduğu ekip, yıllarca sabırla, ithal teknolojiye alternatif üreterek bir nevi bu ayetin sanayi sahasındaki bir tezahürünü ortaya koymuştur. Ehliyet ve sabrın birleştiği yerde, hakiki bir üretim medeniyetinin filizlendiğine şahit oluyoruz. Ve üstelik bunun etkileri sadece ülkemizle sınırlı olmayıp dünyanın dört bir yanında farkını ortaya koyuyor.
Dördüncü olarak, Selçuk Bayraktar'ın liderliğini bölgesel güç dengeleri açısından da değerlendirmek gerekir. Ürettiği teknolojinin Azerbaycan'dan Libya'ya, Ukrayna'dan çeşitli Afrika ülkelerine uzanan sahadaki etkisi, Türkiye'nin yumuşak ve sert güç dengesini yeniden şekillendirdi. Böylece mühendislik masasından çıkan bir ürün, doğrudan dış politikanın bir enstrümanına dönüştü. Bu, Türkiye’de yüzyıldır devam eden klasik montaj sanayici profilinden ayrıldığı en kritik noktalardan biridir. Tam da burada, madalyonun öbür yüzüne bakmadan geçmek insafsızlık olur. Zira Bayraktar'ın hikâyesini bu kadar istisnai kılan şey, aslında Türk iş dünyasının genel eğiliminin tam tersini yapmış olmasıdır. Yıllardır memleketin sanayisine hâkim olan zihniyetin büyük bir kısmı, montaj sanayii dediğimiz, dışarıdan gelen parçayı burada birleştirip üzerine yerli etiketi yapıştırmaktan öteye geçemeyen bir konfor alanında yaşamayı tercih etti. Bu sözde sanayicilerin bir kısmı yıllarca devletin sağladığı teşvikleri, gümrük kolaylıklarını ve ucuz krediyi kullanıp asıl yapması gereken Ar-Ge yatırımını, mühendislik kadrosunu, katma değer üreten üretim hattını bir türlü kuramadı, kurmak da istemedi. Risk almadılar. Ellerini taşın altına koymadılar. Kâr marjı yüksek, emek yoğunluğu düşük, ithal bağımlılığı yüksek modelde sefa sürüp bu millet üzerinden zengin oldular. Bugün ise Selçuk Bayraktar'ın başardığı bir diğer şey de aslında bu tembel ve konformist sanayi kültürüne indirilmiş sessiz ama sert bir tokat mahiyetindedir. Eğer bu memleketin sanayicileri onlarca yıl önce aynı cesareti, aynı sabrı ve aynı Ar-Ge iradesini gösterselerdi bugün konuştuğumuz "istisnai başarı hikâyeleri" olmaz, bu hâl memleketin sıradan, alışıldık gerçekliği olurdu. Dolayısıyla Bayraktar'ın hakkını teslim etmek gerektiğini düşündüğüm bu satırlarda, montaj sanayiicilere yönelik bir sitemi de dile getirmek gerekirdi.
Peki bu vizyon sadece bir şirketin başarı hikâyesi mi? Yoksa gerçekten bir nesil inşasına dönüşüyor mu veya dönebilir mi? Burada TEKNOFEST'in payına ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Bayraktar'ın önderliğinde kurulan T3 Vakfı çatısı altında düzenlenen bu festival, her yıl milyonları aşkın başvurular ve katılım ile dünyanın en büyük havacılık ve teknoloji buluşmasına dönüştü. Selçuk Bayraktar bunu bir "tohum ekme" meselesi olarak görüyor; TEKNOFEST'in amacının gençlere "sen de başarabilirsin" duygusunu vermek olduğunu söylüyor. Bir başka konuşmasında ise bu hamlenin tek başına şirketlerin değil, toplumun ortak bir seferberliğine ihtiyaç duyduğunu belirterek milli teknoloji hamlesinin ancak milletçe bir seferberlik ruhuyla sahiplenildiğinde hedefine ulaşacağını ifade ediyor. İşte tam burada Selçuk Bey’in liderlik modelinin en kritik boyutu ortaya çıkıyor: O, hem Kızılelma, Akıncı, Bayraktar TB2 gibi İHA ve SİHA’larla dünya dinamik, denge ve stratejilerini yeniden belirliyor hem de "TEKNOFEST Kuşağı" dediğimiz yeni bir gençlik tipolojisinin mimarı konumuna geçiyor. Bu kuşak, teknolojiyi Batı'dan ithal edilecek bir lüks değil, kendi ellerinde üretilecek bir varoluş meselesi olarak görüyor. Eğer bu ruh gerçekten daimileşirse, önümüzdeki yirmi-otuz yıl içinde bugünün fuar salonlarında proje sunan çocukların yarının büyük şirketlerinin yöneticileri olacağını öngörmek hiç de iddialı bir tahmin olmaz. Ek olarak Selçuk Bayraktar’ın yine kurucusu olduğu CanSağlığı Vakfı ile Kültür ve Medeniyet Vakfı (KÜME) de bu iradenin sadece mühendislikte değil aynı zamanda sağlıkta, kültür ve sanatta da etkin olması gerektiğini gösteriyor. Bu alanlara dair de bir sorumluluğu üzerine vazife alarak büyük bir özveride bulunuyor.
Fakat her büyük vizyonun önünde olduğu gibi Selçuk Bayraktar'ın da önünde ciddi zorluklar var. Birincisi, Baykar'ın küresel ölçekte büyümesiyle birlikte artan uluslararası rekabet ve olası dış baskılar. Türkiye menşeli bir savunma sanayi şirketinin Çin, ABD ve İsrail gibi devasa bütçeli aktörlerle aynı sahada yarışması kolay bir iş değil. İkincisi, "damat" kimliği üzerinden yürütülen siyasi polemikler; bu tartışmalar zaman zaman şirketin stratejik başarısını gölgede bırakacak kadar gündemi işgal edebiliyor. Üçüncüsü, TEKNOFEST vizyonunun kurumsallaşma meselesi: Bu heyecanın bir kişinin veya bir ailenin şahsi mesaisinden bağımsız, kalıcı bir devlet ve toplum refleksine dönüşüp dönüşmeyeceği hâlâ açık bir soru. Ve Selçuk Bayraktar’ın ilk günden beri dile getirdiği en önemli meselelerden biri de bu. Bu dava bizim, hepimizin. Külli bir bilinç, farkındalık ve aksiyonla engeller aşılabilir, mesafeler katedilebilir. Dördüncüsü ise nesil inşasının sabır isteyen bir iş olması; bugün fuar salonlarında heyecanla proje sunan gençlerin gerçek anlamda dünya çapında rekabet edebilen mühendislere, girişimcilere dönüşmesi yıllar, belki on yıllar alacak bir süreç.
Bütün bu zorluklar dikkate alındığında, yine de ümitliyim. Ve inancım sonsuz. Selçuk Bayraktar'ın bu başarısı elbette sadece bir mühendislik ve girişimcilik hikâyesinden ibaret değil. Türkiye'nin kendi teknolojik ve medeniyetsel özgüvenini yeniden inşa etme sürecinin bir sembolüdür. Zira bir milletin kendi aklını, kendi emeğini ve kendi imkânlarını sahaya sürebilmesi, sadece bir bireyin dehasıyla açıklanamayacak kadar büyük bir meseledir. Selçuk Bayraktar, bu büyük meselenin şahsında tecessüm ettiği bir isim olarak önümüzde durmaktadır.
Bu model tüm engellemelere, karalama kampanyalarına rağmen inşaallah gerçekten sürdürülebilir olacak. TEKNOFEST'in ateşlediği kıvılcım, siyasi polemiklerin, küresel rekabetin ve montaj sanayii zihniyetinin bıraktığı ağır mirastan çok daha büyüktür. Ve yine inşaallah gerçek anlamda kalıcı bir teknoloji medeniyetine, bir ekosisteme dönüşecektir.
Esenlikle.
Recep Çetin/TİMETÜRK