Türkiye’de iktidar pratikleri genellikle Meclis’in işlevsiz kürsüleri, bakanlıkların soğuk koridorları ve partilerin pek de becerikli olmayan teşkilatları üzerinden okunur. Amma özellikle son on yılda, klasik siyasetin sınırları üzerinde kalarak toplumsal ve kültürel alanda belirleyici bir tesir alanı inşa eden farklı bir profil dikkat çekiyor: Bilal Erdoğan.
Kamuda resmi bir görevi, milletvekilliği veya bürokratik unvanı bulunmayan Bilal Erdoğan’ın konumu, modern siyaset biliminin "ağ liderliği" (network leadership) ve Antonio Gramsci’nin "kültürel iktidar" kavramları üzerinden incelenmeye değer bir vaka olarak karşımıza çıkıyor.
Uzun yıllardır tartışageldiğimiz "Siyasi iktidar olduk ama kültürel iktidar olamadık" özeleştirisi, Bilal Bey’in faaliyet alanını teşkil ediyor. Ve temel, haklı bir meşruiyet zemini oluşturuyor. TÜGVA, TÜRGEV, İlim Yayma Vakfı ve Dünya Etnospor Konfederasyonu gibi kurum ve kuruluşlar üzerinden yürütülen faaliyetler ile Türkiye’de onbinlerce kadın erkek, genç yaşlı bireyin kalbine, aklına ve ruhuna dokunuyor. Gençleri bu aziz milletin tarihine ve değerlerine yabancılıktan koruyor. Tarihsel ve ahlaki değerler bütünü etrafında konsolide etmeyi sağlıyor.
Kendimi bildim bileli Türkiye’nin birçok Sivil Toplum Kuruluşunda gönüllü faaliyetlere hem iştirak hem de bizzat organize etmiş biri olarak diyebilirim ki; Bu STK’larda çalışan binlerce insanın üzerinde hakkı var. Gönüllü yöneticisi olduğu birçok kuruluştan istifade eden milyonlarca insanın üzerinde hakkı var. Tabii ki bu hak karşılıklı. Hiç süphesiz ki hepimiz sadece yapmakta olduklarımızdan hesaba çekilmeyeceğiz. Yapmaya muktedir olup da yapmadıklarımızdan da hesaba çekileceğiz. İşte bu kaideye binaen Bilal Bey’in üzerinde tahakkuk eden büyük bir nimet var. Ve kuşkusuz her nimet sahibine birçok sorumluluklar yükler. Bu sorumluluğu, yükü taşıyabilecek güçlü bir iradeye, dirayete ve çalışkan bir kişiliğe sahip olmak gerekir.
Okçuluk Vakfı ile geleneksel sporların (okçuluk, atlı sporlar vb.) uluslararası festivallere dönüştürülmesi ve TÜRGEV’in kurucu vakıf olduğu İbn Haldun Üniversitesi gibi kurumlarla hakiki ilmin nurunu tenvir eden münevver bir akademi ortamının tesis edilmesi, neslin ihyasının tek bir açıdan değil birçok yönden gerekli olduğunu da bize göstermektedir. Burada hedeflenen şey ise; Batı merkezli yozlaştırıcı modernleşme anlatısına karşı, maziyi ve atiyi gelenekte arayan, özgüvenli ve muhafazakâr, müceddid bir kimlik inşasıdır. Bu yönüyle Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Bey siyasi arenada nasıl bir devrim yaratmışsa, onun oğlu Bilal Bey de sosyo-kültürel alanda "değer odaklı dönüştürücü liderlik" rolünü üstlenmekte ve bu konuda çok başarılı çalışmalara imza atmaktadır.
Türkiye’de muhalifler bundan hoşlanmasa da Bilal Erdoğan, Türkiye’de alışılmış bürokrat veya siyasetçi kalıplarının dışına ve üzerine çıkarak sivil toplum, eğitim ve geleneksel sporlar üzerinden uzun vadeli bir nesil inşası projesi yürütmektedir. Ve bu, uzun yıllardır Türk halkının eski görkemli, müreffeh günlerine yeniden kavuşmak için en ihtiyaç duyduğu şeydir.
Bilal Bey’in birçok söyleminde gençlik, eğitim, medeniyet, ahlak, din, kültür, tarih, uluslararasılaşma ve sivil toplum kavram ve temalarının öne çıktığını biliyoruz. Yine yaptığı bir konuşmasında "Allah'a kul olan, dinini, inancını, bilimin geldiği noktayı iyi bilen, dünyadan habersiz olmayan bir gençlik ideali peşindeyiz." demişti. En büyük dertlerinden biri de ‘gençleri iyi yetiştirmek’ olduğunu defalarca ifade etmiştir. Yöneticisi olduğu birçok Sivil Toplum Kuruluşu’nda da bu idealini, vizyonunu gerçekleştirmek için çalışmalar yaptığına, yaptırdığına şahidim. Peki yazının geldiğimiz bu noktasında müellife şunları sormakta haklısınız: ‘Recep bey, naaptııın? Ne de çok abarttın? Türkiye’deki Sivil Toplum gerçekleri her zaman böyle söylemiyor. Neden bu mecralardaki sorunlara değinmiyorsun?’
Öncelikle şunu ifade etmekte fayda var. Evet, Türkiye’deki özellikle belli başlı, etkisi büyük kategorisinde değerlendirilebilecek kuruluşlarda birçok problem de mevcut. Bu problemler bazen bireysel bazen de kurumsal sistematikten kaynaklanıyor. Süreç içerisinde şahit olduğum yapısal birçok sorunla da karşı karşıya kaldım. Henüz gelişimini tamamlayamamış STK yöneticilerinden tut, menfaatperest, hırslı birtakım çalışanlara ve ‘gönüllüler’e kadar şahsiyet eksikliğinden kaynaklanan problemler de mevcut. Bunları görmezden gelmiyorum. Umuma anlatıp veya yazıp zihinleri bulandırmanın anlamlı olmadığını düşünüyorum. Bunu dar dairede hususen çözmeyi tercih ediyorum. Talep edildiğinde de rapor olarak sunuyorum. Bütün bu olumsuzluklara rağmen yine de faydasının maslahat gereği zarardan çok olduğunu da burada belirtmem gerekiyor.
Konumuz Sivil Toplum Kuruluşlarının sorunları ve ona yönelik çözümler olmadığı için burayı kısa kesiyorum.
Bütün bunlar dikkate alındığında Bilal Erdoğan’ın Değer-temelli liderlik, Kültürel liderlik ve ağ liderliği anlamında etkili toplumsal bir lider olarak konumlandırmak yanlış olmaz. Fakat burada çok büyük bir mesele var: ‘soyadı etkisi’. Burada iki farklı okuma var. Bence yazımın en kritik noktası da burası. Okuyucularımın burayı Bilal Erdoğan’ın şahsında iyi ayırd edebilmesine vesile olursam bu yazı maksadına ulaşmış demektir.
Birinci okuma, Cumhurbaşkanı’nın oğlu olmanın sağladığı sosyal ve siyasal sermaye, güçlü bağlantılar, onun projelerini daha hızlı büyütmesini, birçok kuruluşa öncülük etmesini, daha fazla kuruma ulaşmasını sağlayabilir. İkinci okuma ise aynı bağlantılar, kişisel başarısının ne kadarının kendi yetkinliğinden kaynaklandığı konusunda sürekli bir soru işareti doğurabilir. Max Weber'in güç ve otorite ayrımları açısından bakarsak burada geleneksel/meşruiyet kaynakları ile kişisel yetkinlikten kaynaklanan otoriteyi birbirinden ayırmak gerekir. Dolayısıyla Bilal Erdoğan için şu soru çok daha önemlidir:
“Soyadından gelen sosyal sermaye ile kendi ürettiği entelektüel ve kurumsal sermayenin sınırı nerede başlıyor, nerede bitiyor?”
Ben bu soruyu sizin zihinlerinize havale etmekle birlikte kendi görüş ve düşüncelerimi kısmen ifade edeyim istiyorum. Bilal Erdoğan liderliğinin ürettiği kurumsal ve entelektüel etkinin, ailevi ve siyasal sermayesinden bağlı olmakla birlikte kişisel bilgi ve becerilerine daha çok bağlı olduğunu düşünüyorum. Bugün toplumun birbirinden farklı ve bazı noktalarda karşıt kesimlerini Sivil Toplum Kuruluşlarının çatısı altında buluşturmak, onları bir araya getirip çalıştırmak ve ortaya değer temelli bir fayda çıkarmanın sadece ailevi bir sermayeden kaynaklanması mümkün değildir. Bunu bilecek ve düşünecek bir ilim, hayata geçirecek irade ve gerçekleştirecek kuvvetin olması elzemdir. Bütün bu özelliklere de haiz bir şahsiyetin varlığı gerekir. Bu sebeple Bilal bey, bu inisiyatifi almış, sorumluluğu yüklenmiş bir lider olarak önümüzde durmaktadır. Cumhurbaşkanı’mızdan sonra AK Parti’nin başına geçeceği kesin gözüyle bakılıyor olması da sadece önümüzdeki günlerde değil Türkiye’nin yakın geleceğinde çok önemli bir görevi ve sorumluluğu da taşıyacağını bize gösteriyor. Bu süreçte elbette bireysel yetkinlikler tek başına yeterli olmayacaktır. Bununla birlikte zaman çok farklı gelişmelere de şahitlik edecektir.
Esenlikle.
Recep Çetin/TİMETÜRK