$

Dolar

48,1451

Euro

56,2483

£

Sterlin

65,6827

Frank

59,8150

Gram Altın

7.136,3600

Bitcoin

3.789.303

$

Dolar

48,1451

Euro

56,2483

£

Sterlin

65,6827

Frank

59,8150

Gram Altın

7.136,3600

Bitcoin

3.789.303

Makale 27.08.2026 5 dk okuma

“Tarih bilmek havas işidir; tarihten ders çıkarmak havasü’l-havas işidir.”

Paylaş:

Bir siyasî lideri sevmek ne zaman onun her yaptığını doğru kabul etmeye dönüşür? Bir cemaate bağlı olmak ne zaman hakikate bağlılığın önüne geçer? Daha zor soru ise şudur: İnsan, güvendiği ve desteklediği bir şahsın yanlışını gördüğünde bunu söyleyebilecek kadar hakikate bağlı kalabilir mi?

Tarihi bilmek, geçmişte ne olduğunu öğrenmektir. Tarihten ders çıkarmak ise geçmişte yaşananların insan, cemaat ve toplum üzerindeki tesirini bugün yeniden okuyabilmektir. Asıl maharet burada başlar. Çünkü tarih yalnızca “ne oldu?” sorusunu değil, “İnsanlar neden böyle davrandı ve bugün aynı hataya düşmemek için ne öğrenmeliyiz?” sorusunu da cevaplar.

Yakın tarihimiz bunun sayısız misaliyle doludur. Sultan II. Abdülhamid döneminde muhaliflerin tamamını aynı kefeye koymak doğru değildir. İçlerinde samimiyetle memleketin geleceğini düşünenler de vardı. Fakat bazı muhalif hareketler, farkında olarak veya olmayarak, Osmanlı Devleti'ni zayıflatmak isteyen yabancı güçlerin siyasetiyle aynı istikamette buluşmuştur. Buradan şu ders çıkar: Bir hareketin dış güçlerle aynı noktada buluşması, o hareket içerisindeki herkesin kötü niyetli olduğunu göstermez. Aynı şekilde iyi niyet de siyasî tercihin sonuçlarının doğru olduğunu garanti etmez.

İnsanlar, yaşadıkları dönemde siyasî hadiselerin bütün boyutlarını göremeyebilir. Bu sebeple âkil insanların, kanaat önderlerinin ve toplum üzerinde tesiri bulunan kişilerin sorumluluğu büyüktür. Siyasî lider ile kanaat önderi arasında güven ve istişare ilişkisi oluşabilir. Fakat güven, kutsiyet değildir. Bir siyasî şahsiyetin kanaat önderine güvenmesi onu hakikatin ölçüsü yapmaz. Aynı şekilde kanaat önderinin lidere güvenmesi de liderin her kararını doğru kabul etmeyi gerektirmez. Akreditasyon olabilir; fakat mutlak doğruluk payesi verilemez.

Çünkü şahıslar hakikatin ölçüsü değildir; hakikat şahısların ölçüsüdür. Bir insanın bir siyasî şahsiyetle aynı yerde durması onun haklılığının delili olmadığı gibi, ona muhalif olması da otomatik olarak haklı olduğunu göstermez. Bu ölçü cemaat ve tarikat liderleri için de geçerlidir. Peygamberler haricinde hiçbir insan ismet sıfatına sahip değildir. Ancak sorgulamak için de bilgi, hikmet ve doğru muhakeme gerekir. Bugünün önemli problemlerinden biri, insanların hakikati sorguladığını zannederken aslında kendi kanaatini doğrulayacak deliller aramasıdır. Oysa siyasî yorumlama; bilinenlerle bilinmeyenlerin, niyetlerle sonuçların, maslahatla mefsedetin ve kısa vadeli kazançlarla uzun vadeli etkilerin birlikte değerlendirildiği karmaşık bir iştir. Burada bir öncelikler fıkhına ihtiyaç vardır.

Bir siyasî şahsiyet etrafında güçlü bağlılık oluştuğunda ölçü zamanla değişebilir. Önce “Bu insan doğru bir istikamette yürüyor.” denilir. Sonra “Bu insan ne yapıyorsa doğrudur.” noktasına gelinir. En sonunda “Bu insana yapılan her tenkit yanlıştır.” anlayışı doğar. İşte burada siyasî bağlılık, hakikat arayışının önüne geçmiştir. Oysa imanî şuurun zor ölçüsü, sevdiğimiz insanın yanlışını yanlış olarak görebilmektir. Liderler de hata yapabilir; şartlar da değişebilir. Hakikate bağlılık, hiçbir şahsa sonsuz siyasî kredi açmak değildir.

Aynı muhasebe cemaatler için de yapılmalıdır. Bir cemaatin herhangi bir partiye oy vermesi onun otomatik olarak doğru istikamette olduğunu göstermez. Başka bir partiye muhalif olması da onu otomatik olarak haklı yapmaz. Cemaatin doğruluğu; adaleti, ahlakı, hakkaniyeti, insan yetiştirmesi, hakikate bağlılığı ve yanlış karşısında tavır koyabilmesiyle ölçülür. Bir cemaatin İslam'ın temel değerleriyle açıkça çelişen siyasî tercihlere sürekli destek vermesi ise “Bu tercih hangi imanî ölçüyle yapılıyor?” sorusunu gündeme getirir. Ancak siyasî tercihten hareketle kişinin imanını veya niyetini mahkûm etmek de doğru değildir. Adalet, sevmediğimize olduğu kadar sevdiğimize karşı da adil olmaktır.

Bugün Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasî şahsiyeti de bu muhasebe açısından önemli bir örnektir. Onu destekleyenlerin yaptığı hizmetleri görmesi tabiidir; muhaliflerin yanlış gördüklerini dile getirmesi de. Fakat asıl soru şudur: Bir insan Erdoğan'ı desteklediği hâlde onun yanlışlarını söyleyebiliyor mu? Daha önemlisi, bunu söylediğinde kendi çevresi tarafından susturulmaktan korkuyor mu?

Bir liderin doğru işlerini takdir etmek başka, her yaptığını doğru kabul etmek başkadır. Lideri desteklemek başka, hakikati onunla özdeşleştirmek bambaşkadır. Sürekli alkışlanan lider, zamanla kendi çevresinden gelen gerçeklik bilgisini kaybedebilir. Liderin yanlışını söyleyemeyen çevre ise bir süre sonra kendi yanlışını da göremez.

Fakat burada başka bir mesele daha vardır: Her doğru, her yerde ve her zaman söylenir mi? Elbette hayır. Bazen hakkaniyetli bir eleştirinin bile nerede, ne zaman ve ne ölçüde dile getirileceğini bilmek gerekir. İşte burada siyaset devreye girer: Hatayı tasnif etmek, maslahat ve mefsedeti gözetmek ve hakikatin beyanının zamanını ve yöntemini doğru belirlemek.

Öyleyse asıl soru şudur: Maslahat gereği lideri korumak için hakikati ötelemek, ertelemek veya örtmek gerekebilir mi? Bunun sınırı nedir? Lideri korumakla hakikati korumak hangi noktada ayrılır?

Bu soruların cevabını bir sonraki yazımızda, “İlmi Siyaset Burada Nasıl Çalışmalı?” başlığı altında arayalım.

 Selam ve dua ile…

Fatih Çiçek/TİMETÜRK

Etiketler:
Fatih Çiçek
Fatih Çiçek

Köşe Yazarı