$

Dolar

47,7605

Euro

55,1814

£

Sterlin

64,5858

Frank

58,8836

Gram Altın

6.710,7400

Bitcoin

3.033.107

$

Dolar

47,7605

Euro

55,1814

£

Sterlin

64,5858

Frank

58,8836

Gram Altın

6.710,7400

Bitcoin

3.033.107

Makale 12.08.2026 7 dk okuma

Mekke Anlaşması, Bir anlaşmadan daha fazlası

Paylaş:

Tarihin çok önemli bir kararına şahitlik ediyoruz. Bu anlaşma gerçekten yıllardır kurulmuş dengelerin artık eskisi gibi çalışmadığını ilan ediyor ve bölgede kartların yeniden dağıtılacağına işaret ediyor. Mahallede yaşamayan ama her fırsatta gelip mahalleye zorbalık yapan adamın içinde olmadığı bir denklem kuruluyor. Çok önemli bir adım. Hatta abarttığımı sanmayın, bence NATO'dan bile güçlü bir adım bu. (Altını dolduracağım.)
7 Ağustos 2026'da Mekke'de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın imzaladığı Ortak Savunma Anlaşması tam da böyle bir eşikte duruyor. Anlaşmanın temel mantığı son derece net: Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, diğerlerine yapılmış kabul edilecek. Üstelik bu, yalnızca bir iyi niyet deklarasyonu değil; NATO'nun 5. maddesine benzetilen karşılıklı savunma anlayışının somut bir bölgesel güvenlik mimarisine dönüşme iddiası.
Aslında hepimizin aklında şu soru var:
Suudi Arabistan gibi onlarca yıldır Amerikan güvenlik şemsiyesi altında hareket etmiş bir ülke, Amerika'nın bölgedeki ağırlığı hâlâ net bir şekilde görülüyorken neden Türkiye ve Pakistan'la böyle bir savunma mekanizmasına ihtiyaç duydu?
Ya da biraz iktidara muhalif bakarak soruyu şöyle soralım: Mekke'de imzalanan bu metin gerçekten NATO'ya alternatif bir güvenlik mimarisinin ilk adımı mı, yoksa Amerika'nın artık tek başına doldurmak istemediği güvenlik boşluğunun, kendisine bağlı bölgesel aktörler tarafından doldurulmasını sağlamak mı?
Buraya gelene kadar devletlerin neler yaşadığını ve yaptığını doğru okuyalım. Kimse buraya bir günde gelmedi. Türkiye, NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip bir ülke olarak ve geçtiğimiz günlerde tüm üyeleri evinde ağırlayarak, yıllara sâri ittifak mekanizmalarının nasıl çalıştığını, nerede hızlandığını, nerede yavaşladığını ve müttefiklik ilişkilerinin kritik anlarda ne kadar pragmatik olabildiğini yaşayarak gördü. Savunma sanayiinde uygulanan ambargolar ve kısıtlamalar ise Türkiye'yi giderek daha fazla kendi teknolojisini üretmeye itti. Bugün ortaya çıkan tablo bu tecrübenin sonucudur: Türkiye yalnızca NATO'nun içinde kalmayı değil, NATO tecrübesinden öğrendiklerini NATO dışındaki stratejik ortaklıklara da taşımayı biliyor.
Gelelim Suudi Arabistan ve Pakistan'ın buraya nasıl geldiğine. Aslında bu anlaşmanın zemini daha önce bu iki ülke arasında atılmıştı. 17 Eylül 2025'te Suudi Arabistan ile Pakistan, saldırının birine yönelmesini diğerine yönelmiş kabul eden Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması'nı imzalamıştı. Pakistan'ın 2026'da Suudi Arabistan'a savaş uçakları ve askerî personel göndermesi de bu ilişkinin yalnızca kâğıt üzerinde kalmadığını gösterdi. Dolayısıyla bu anlaşma, "Mekke Anlaşması" adıyla Türkiye'nin de katılımıyla üçlü ve daha güçlü hâle dönüştü.
Burada savunma paktının en yumuşak karnının ne olduğunu düşünmek ve zaafları bitirmeye yönelmek gerekir. İşte burada en büyük zaaf, bu ülkelerin iç karışıklıklar veya postmodern darbelerle etkisiz hâle getirilmesi ihtimalidir
Bildiğiniz gibi Nisan 2022'de İmran Han'ın görevden düşürülmesinin Türkiye-Pakistan ilişkilerinde, İmran Han'ın yeni bir eksene doğru ilerlemesiyle ilişkili olduğunu; hakeza Mısır'daki Müslüman Kardeşler'de de Mursî'nin aynı mâkûs son ile karşılaştığını bilince benzerlikler başka bir delile ihtiyaç bile bırakmıyor. Dış müdahale konusunda en zayıf görünen Pakistan olmasına rağmen, Suudi Arabistan'da iç karışıklıklara ve suikastlere dikkat etmelidir.
Bugün Mekke Anlaşması'nın geleceğini belirleyecek asıl meselelerden biri, yalnızca dış saldırıya karşı ortak savunma değil, hibrit tehditlere karşı da ortak dayanıklılık olacaktır.
Siber saldırılar, dezenformasyon, ekonomik baskılar, siyasi manipülasyonlar, istihbarat operasyonları, itibar suikastları, vekil güçler ve kritik altyapılara yönelik saldırılar... Bu yüzyılın savaşları artık Türkiye'nin acı tecrübesi ile sonuçlanan FETÖ gibi vesayet örgütleri ile yapılıyor ve artık tankların sınırdan geçmesini kimse beklemiyor. Dolayısıyla Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında kurulacak gerçek bir istihbarat paylaşımı, erken uyarı ve ortak tehdit değerlendirme mekanizması, anlaşmanın askerî maddeleri kadar, belki de daha önemli hâle geliyor.
Nitekim 15 Temmuz tecrübesi, modern bir devletin askerî gücü ne kadar büyük olursa olsun, devletin iç güvenlik mimarisinin zayıflatılması hâlinde dışarıdan gelen klasik bir saldırıya gerek kalmadan stratejik karar alma kapasitesinin hedef alınabileceğini gösterdi. Mekke Anlaşması'nın gerçek gücü de yalnızca "birimize saldırılırsa hepimize saldırılmış sayılır" cümlesinde değil; bu tür saldırıları daha ortaya çıkmadan görebilecek ortak bir güvenlik aklı kurabilmesinde olacaktır.
Fakat burada daha büyük bir soru var.
Suudi Arabistan neden Amerika'yı tamamen terk etmeden Amerika'nın alternatifi olabilecek bir yapı kuruyor?
Çünkü belki de yeni dünya düzeninin mantığı tam olarak budur.
Yukarıdaki sorunun cevabıyla burayı tamamlayalım. Amerika, iradî olarak Türkiye ve Arabistan'a böyle bir alan açmış olabilir mi? Çin'e yakın Pakistan gibi bir ülkenin, ittifaklar ile güçlü hâle gelmiş bir tehdit oluşturma isteği... Eğer Türkiye, BOP eş başkanlığı ve önceki diğer hükümetler dönemiyle aynı çizgide olsaydı, bu ihtimal güçlenirdi. Ama artık ülkeler "Amerika mı, Çin mi, Rusya mı?" diye tek bir taraf seçmek yerine, kendi güvenliklerini mümkün olduğunca farklı merkezlere dağıtmak istiyor. Riyad'ın yaptığı da bunun bölgesel bir örneği olabilir. Türkiye NATO'da; Pakistan Çin'le derin stratejik ilişkilere sahip; Suudi Arabistan ise Amerika ile köklü bağlarını sürdürüyor. Buna rağmen üçü aynı savunma masasının etrafında oturabiliyor.
Hakan Fidan bu anlaşmanın belirli bir ülkeye, özellikle İran'a karşı kurulmadığını vurguladı. Anlaşmanın önümüzdeki dönemde başka ülkelerin katılımına açık olması da konuşuluyor; Mısır gibi ülkelerin adı şimdiden gündeme geliyor.
Yazının başında "Mekke Paktı NATO'dan bile güçlü" iddiamın arkasında var olan bir potansiyeli göstermek istiyorum. Türkiye, askerî kapasitesi ve savunma sanayii ile; Pakistan, askerî gücü ve nükleer caydırıcılığı ile; Suudi Arabistan ise finansal ve enerji kapasitesiyle aynı masada buluşuyor. Bu üç ülkenin tek tek sahip olduğu kapasite kadar, birbirlerinin eksiklerini tamamlamaları da önemli. Bütün bunları İslâmî bir motivasyon ile yaptıkları takdirde sarsılmaz bir birlik olur.
NATO kararları için yüksek sayıda üye devletleri ikna etme zorunluluğu ve veto edilebilirlik, hantal bir yapıya işaret ederken, Mekke Anlaşması sadece üç devlet arasında daha hızlı aksiyon alabilecek bir çalışma yürütebilir. Ayrıca bu topraklarda gayrimeşru çocuk gibi kalan Siyonist terör örgütünün en büyük korkusu olacak nitelikte bir birlik olma ihtimali bile NATO karşısında nasıl bir anlaşma yapıldığını, o zevatın basınında çıkan korku dolu haberlerle ortaya koyuyor.
Aslında hayalimin doğurduğu bir umutla şu soruyu sorarak bitirmek istiyorum:
Mekke'de üç ülke bir savunma şemsiyesi kurduysa; yarın bu şemsiye genişleyip ortak savunma sanayiine, ortak istihbarata, ortak komuta merkezlerine ve ortak stratejik iradeye sahip yeni bir güç merkezine dönüşürse, bundan on yıl sonra dünya haritasına baktığımızda "Batı'nın güvenlik düzeninin dışında kalan ülkeler"i mi göreceğiz, yoksa artık kendi güvenlik düzenini kurmuş ve motivasyonunu inancından alan yeni bir İttihad-ı İslâm birliğini mi?
Böyle bir dua ile...
Fatih Çiçek/TİMETÜRK

Etiketler:
Fatih Çiçek
Fatih Çiçek

Köşe Yazarı