Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin yolunu devam ettirdiğini iddia eden Süleymancılar cemaatine yönelik son operasyon, yalnızca bugüne dair bir güvenlik soruşturması olarak mı okunmalı? Yoksa yıllardır adım adım ilerleyen, cemaatin yapısında ve İslami camia ile ilişkisinde meydana gelen daha derin bir dönüşümün sonucu olarak mı değerlendirilmelidir?
Meselenin yalnızca son dönemde yaşananlarla sınırlı olmadığı kanaatindeyim. Çünkü yıllardır gözlemlenen değişimler; siyasi tavırlardan teşkilatlanma biçimine, finansal yapılanmadan dış ilişkilere kadar birçok başlıkta önemli soruları beraberinde getiriyor.
Öncelikle şunu teslim etmek gerekir: Cemaat içerisindeki taassubî yaklaşımlar, yani “silsilenin son halkasının Süleyman Efendi ile bittiği” anlayışı, müritlerin mürşitlerine duyduğu haddini aşan sevgi ve bağlılık olarak yorumlanabilir. Ancak Süleymancılar açısından asıl problem, kanaatimce, bu taassuptan çok daha fazlasıdır.
1959-2000 yılları arasında, Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin damadı Kemal Kaçar’ın liderliğinde cemaat, siyasi olarak Millî Görüş çizgisine hep uzak durdu. Fakat bu uzaklık doğrudan bir dayatma değil, daha çok tavsiye niteliğindeydi. Bu nedenle ciddi bir rahatsızlığa sebep olmuyordu.
Dahası, 1994-2002 (+2) yılları arasında TGTV (Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı) çatısı altında yapılan toplantılara bu yapının dernekleri katılıyor, hatta zaman zaman kendi talebe yurtlarında ev sahipliği yapıyordu. Bu, farklı Müslüman camialarla belirli hedef ve idealler etrafında birlikte hareket edildiğinin göstergesiydi.
Ancak 2000 yılından sonra Ahmet Arif Denizolgun’un cemaatin başına geçmesiyle tablo yavaş yavaş değişmeye başladı.
Kardeşi Mehmet Beyazıt Denizolgun’un AK Parti kurucular kurulunda yer alması, cemaatin bir kanattan yeni siyasi oluşuma da göz kırptığı şeklinde yorumlanabilecek bir gelişmeydi. Fakat sonrasında cemaat daha içe kapalı bir modele doğru evrildi. Bunun delillerinden biri de TGTV toplantılarından çekilmeleriydi. Bu durum, Müslüman camialarla ortak ideal ve hedefler etrafında hareket etme iradesinin zayıfladığını gösteriyordu.
Bu süreçte cemaat mensupları, ne Millî Görüş partilerine ne de yeni kurulmuş AK Parti’ye genel anlamda teveccüh gösterdiler. Hatta farklı bir yere oy verilmesi yönündeki yaklaşım, zamanla tavsiyeyi aşarak dikte edilmeye çalışıldı. Öyle ki hatimli tarikat sohbetlerinde, farklı bir yere oy verilmesinin “şefkat tokadı”na sebep olacağı şeklinde ifadelerin kullanıldığı dahi ileri sürüldü.
Kemal Kaçar’ın vefatından sonra cemaatin İslami camiadan uzaklaşması daha belirgin hâle geldi. 2000-2016 yılları arasında, tabiri caizse, tarikatın ruhî tezkiye merkezli modelinden cemaatin sosyolojik bir yapılanma modeline dönüşümüne şahit olduk.
Bu dönüşüm bir gecede gerçekleşmedi. Aksine yumuşak bir geçiş yaşandı. Cemaat mensuplarının önemli bir kısmı, birçok problemi hayra yordukları için değişimin mahiyetini uzun süre fark edemedi. Problemli uygulamalar, bağlılık ve hüsnüzan sebebiyle sorgulanmadan kabul edildi.
Fethullah Gülen terör örgütünün yapılanmasında da benzer bir tedricî dönüşümün yaşandığı düşünüldüğünde, bu tür yapıların bir anda değil, adım adım değiştiği daha iyi anlaşılabilir.
Bir başka önemli dönüşüm finansal yapılanmada yaşandı. 2000 yılından önce tarikate bağlı insanların ve ailelerin şirketlerinden gelen bağışlarla yürüyen yapı, sonrasında Ahmet Arif Denizolgun’un cemaate organik bağ ile bağlı şirket kurma faaliyetlerinin hızlanmasıyla tahkim olmaya başladı.
Büyük finansal hareketler, kötü niyetli kimselerin iştahını kabartabilecek bir alan oluşturuyordu. Alihan Kuriş de bu isimlerden biri olarak öne çıkıyordu.
Bu yaklaşım ve giderek artan içe kapanıklık, devletin farklı birimlerinin de objektifini bu yapıya çevirmesine sebep oldu.
4 Ağustos 1998-11 Ocak 1999 tarihleri arasında Ulaştırma Bakanlığı görevinde bulunan Ahmet Arif Denizolgun, Beykoz’daki evinde rahatsızlandı, beyin kanaması geçirdi ve hayatını kaybetti.
Vefatı da ayrı bir tartışma başlığı oldu. Fatih Süleyman Denizolgun’un dile getirdiği iddialara göre, yaklaşık 24 saat boyunca hasta olan amcasının odasına kimse alınmamış ve ölümünden sonra otopsi yapılmamıştı. Bu iddialar, ölümün şüpheli olabileceği yönünde soru işaretleri doğurdu.
Elbette bir ölümün şartlarının tartışmalı olması, tek başına suikast veya cinayet sonucunu doğurmaz. Böyle bir iddianın kesin hükme dönüşebilmesi için somut delillere ihtiyaç vardır. Ancak soru işaretlerinin varlığı da görmezden gelinemez.
Alihan Kuriş döneminden sonra güçlenen soru işaretlerini ise önümüzdeki yazıda anlatacağım.
Selam ve dua ile…
Fatih Çiçek/TİMETÜRK