“Düşmanın da merdi” veya “namert dostun olacağına mert düşmanın olsun!” diye başlayan sözleri mutlaka duymuş, hayatınızın herhangi bir evresinde öyle ya da böyle bir şekilde bu tipteki insanlarla karşılaşmışsınızdır!...
Kahpelik, hainlik, ikiyüzlülük, sürekli sırtında taşıyıp bir gün indirdiğinde sana düşman kesilen, “yüzüne ayrı söyleyip arkadan da kuyu kazan” özel hayatta “dostluk” a ve iş hayatında da “rekabet” ve “ticari etik” e yakışmayan tutum ve davranışları gördüğünüz zaman “böylesi düşman başına!” diyesiniz geliyor. Kuzu postuna bürünen çakal dostlarınız olmaktansa mert düşmanlarınız olsun daha iyidir. Sırtınızı – arkanızı düşmanlardan değil, dost geçinen namertlerden koruyun!...
Hani anlatılır ya;
Adamın biri arkadaşına gelir ve şöyle der;
Az önce bir yerdeydim, senin için çok kötü şeyler söylediler.
Adam da istifini bozmadan cevap verir;
Sen benim dostum değil misin?
Adam da;
Evet dostunum!..
Diğeri cevap verir;
Hayır, sen benim dostum değilsin. Eğer dostum olsaydın hakkımda orada söylenilen o lafların söylenmesine izin vermez, konuşanı da sustururdun. Hadi izin verip konuşturdun, o lafları tekrar alıp bana getirmezdin, o yüzden sen benim dostum değilsin!...
Devam edelim mi;
Tanımadığın düşmanla savaşmaya kalkmak, yenilginin zeminini hazırlamaktan başka bir işe yaramaz. “Tanıdıklarım aslında tanımadıklarımmış!”, “ceketin bile yüzü, astarı var. Ceket kadar bile olamayan insanlar var”, “dostunu düşmanınla görürsen ikisi de düşmanındır!”, “bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim”, Brütüs gibi hançerleyen olmaktansa Sezar gibi hançerlenen ol!...
Ne demiş adamın biri;
“Sonbahar mevsimini nisan mı sandın,
Ölüm selasını ezan mı sandın,
İnsan sıfatında ne yılanlar var;
Her yüzüne güleni insan mı sandın!..”
Mevlana’nın “ne elbiseler gördüm içinde insan yok” denilen insan tiplerinden pardon “insan” görünümlü müsveddelerden bahsediyoruz.
Biz, yazılarımızın çoğunda adına “insan” denilen meçhulü keşfetmeye çalışıp bu varlıktan bahsederken “konuşan, düşünen ve bunları yaparken de adına “beyin” denilen mekanizmayı çalıştırabilen varlık” diyoruz, gerçekten de ne “varlık” mış be!...
Üç günlük dünya – üç beş kuruşluk menfaat için her türlü karakterinden ödün veren, bukalemuna şapka çıkartacak derecede şekilden şekle / kılıktan kılığa giren “soytarı” lara ne yazık ki “insan” diyoruz. Hayata bakışını – yaşam felsefesini beğenmesem de Nejat İŞLER’in “Çirkin doğabilirsin ya da güzel, hatta engelli bile doğabilirsin ama yavşak doğamazsın. Yavşaklık, kişisel bir seçimdir.” sözü tam da burada “cuk!” diye oturdu.
Bir de Nasreddin Hoca’dan örnek verelim mi;
Hoca, eşeğini hava alsın diye dama çıkarır. Bir müddet hava aldıktan sonra eşeğini indirmeye çalışır. Eşek inadından inmez, Hoca da eşeğini damda bırakır. Eşek de damda tepinip dururken düşer ve ölür. Eşeğin akıbetini ibretle izleyen Hoca da şöyle der;
“Demek ki eşeğin mertebesini yükseltirsen; hem bulunduğu yere zarar verir ve hem de kendine!..”
Dostlukla – düşmanlıkla ilgili o kadar çok söz söyleniliyor, o kadar çok hikâye – menkıbe anlatılıyor ki tekrara düşmemek adına bunları buradan paylaşmak istemiyorum ama şu kadarının bilinmesi lazım ki dostluklar; dostluk üzerine kurulmalı, çıkara bağlı olan dostluklara “dostluk” denilmemeli, menfaat ilişkisi denilmelidir.
Yakıştıramadığınız, gördüğünüz – duyduğunuz her şey, sizi; dumura uğratır, şaşkınlık içerisinde küçük dilinizi yutturur. “Düşmanlıklar, pişmanlıklardan iyidir!” diyerek düşmanınızı tanımaktan ziyade dostlarınızı daha doğrusu “dost” diye geçinen ama koyun postuna bürünen çakalları tanımanızda fayda vardır.
İki farklı şiir kıtasıyla sizleri baş başa bırakıyor ve “dost” gibi dostları hayatınızdan eksik etmemenizi diliyorum;
“Arpa ufalanır aş oldum sanır,
Çer çöp havalanır kuş oldum sanır.
Cahile meydanı boş bırakırsan,
Ayaklar kendini baş oldum sanır.”
Yine devam edelim;
“Doğuştan bozuksa insanın kanı;
Nasihat ne yapsın, ahlâk ne yapsın?
Herkesin ahını almış adamı;
Azrail ne yapsın, toprak ne yapsın?”
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK