Mahalli idarelerin en başında gelen belediyeler, nüfuslarına göre; sırasıyla belde, ilçe, il ve büyükşehir şeklinde adlandırılmaktadır. Belediyeleri; başkan ve meclis üyeleri (eski şekliyle encümen) yönetir. Bunlar seçimlere giren adaylar arasından en fazla oy alanlardan seçilirler, seçilmektedir. Herkes bunları zaten biliyor. Bilinmeyen ve bilinmediği halde biliniyormuş gibi yapılan tek şey; “belediyecilik” tir!...
Gerçekten de belediyecilik nedir, kazanan yeni yönetim mi yoksa yerel halk mı? Bunlar hep göz ardı edilen gerçekler olmuş, belediyeler - siyasi partilerine bakılmaksızın – partilerin oy kazanma / geçim kaynağı ve para kasası olarak görülmüştür. Son zamanlarda şahit olunan yaşanmışlıklar, pazar bohçası gibi ortaya dökülen pisliklerle birlikte bu tezimizin gerçek olduğu da hem hukuki hem mali ve hem de siyasi olarak ispatlanmıştır.
Belediyeler; resmî kurumlar olmakla birlikte aslında “hizmet kapıları” dır, halka hizmetin hakka hizmet olduğunun en somut göstergesi ve bunun yaşanıldığı / yaşatılması gereken, partisi – dini – dili – rengi – bölgesine bakılmaksızın ve ayrımı yapılmaksızın sonuna kadar hizmet kapılarının açılması gereken kurumlardır.
Ülkemizdeki belediyeciliğin son 40 yıllık sürecine baktığımız zaman inişli – çıkışlı süreçlerin olduğunu, seçimlerin “hizmet yarışı” ndan ziyade “oy yarışı” na döndürüldüğünü ve daha çok “Millî Görüş Belediyeciliği” nin alkışlandığını, tebrik ve taltif edildiğini görürüz. “Yiğidi öldür, hakkını yeme!” deyip Millî Görüş belediyeciliğini alkışlayanlara katılmakla beraber bugünkü AK Parti iktidarının bu kadar uzun soluklu olması, AK Partili belediyelerin sürekli seçim kazanmasını bile o zamanki kadrolara borçlu olduğunu – belediyeciliğin temellerinin o günlerde atılmış olduğunu söylesek abartmış olmayız.
1989 – 1994 tarihleri arasında belediye seçimlerini kazanan o dönemin SHP zihniyetinin yaptıklarını, şehirleri nasıl çöp – çukur – çamur deryasına çevirdiklerini, kesik – verilmeyen sulara kesilen faturaları ve insanımızın “bir bardak su” ya hasret bırakılmasını, başta İSKİ olmak üzere yurdun dört bir tarafındaki usulsüzlük – yolsuzluk – rüşvet hikayelerini hatırladıkça burnumuzun direği sızlıyor. Milletimiz bunun faturasını o dönemki SHP’ye kesmiş ve belediyeciliğe yeni bir soluk getirterek yurdun dört bir tarafındaki belediyeleri “millî görüş kadroları” na teslim etmişti.
“Keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner!” misali (!) yıllar sonra (2019 ve 2024 seçimlerinde) aynı zihniyete teslim edilen belediyelerden pis kokular gelmeye başlayınca belediyeler artık “kayyum” ve meclislerinden seçilen “emanetçi başkan vekilleri” tarafından yönetilmeye başladı. Belediyelere yine ve yeniden bir soluk vermek için 2029’da yapılacak olan seçimlere kadar beklemek durumundayız.
Belediyelerin, siyasi partilerin rant – oy devşirme kapıları olmasını bir tarafa bırakarak gelecek dönemde yeniden eski ruhuna dönüştürülebilmesi için aslî ve öncelikli görevleri konusunda neler yapmaları gerektiğini hep birlikte incelemeye çalışalım;
1 – İçme suyu ve kanalizasyon altyapılarının imar, inşa, bakım ve onarım işleri;
Belediyelerin bir türlü çözüme kavuşturamadıkları, halka yaşattıkları en büyük sıkıntı; eskiden beri süregelen halk arasında “su ve kanalizasyon” dediğimiz altyapı imalat, inşaat, bakım ve onarım işleridir. Doğru düzgün bir gelirin elde edilmediği altyapı işleri belediyeler için külfetli bir yük olmakla birlikte bu konuda başta İller Bankası olmak üzere diğer kamu bankaları ile uluslararası kredi – finans kuruluşlarından paraların kullanıldığı ama sonrasında bu paraların ödenmeyip belediye kasalarının borç kasalarına çevrildiğine şahit olmaktayız. Bu borç yükleri gelecek yönetime pimi çekilmiş bomba gibi bırakılmakta, yeni gelen yönetimler bir taraftan iş yapmaya çalışırken diğer bir taraftan da borç yükü altında inim inim inletilmektedir.
“Allah’ın suyunu parayla satıyorlar, hem de pahalı satıyorlar!” gibi şikâyet ve serzenişleri, su kıtlığı çeken başta İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirler olmak üzere Anadolu’nun bile en ücra belde ve illerinde de duyuyoruz. 1990’lı yıllarda İstanbul’daki su kıtlığına şahit olan ama yeşilin ve su bolluğunun içerisinde yetişmiş bir Rizeli kardeşiniz olarak Rize’de bile sürekli su kesintilerinin yaşandığını ve altyapı eksiklikleri konusunda ciddi rahatsızlıkların olduğunu defalarca dile getirmiştim.
Yapılaşmanın yoğunlaştığı şehirlerde tesisat ve işletme bakımından oldukça demode olan, hizmet ömrünü dolduran altyapıları tamiratla ya da pansuman tedbirlerle iyileştiremez, verimli hâle getiremezsiniz. Bunların ihtiyaçlara cevap vermediğini bile bile yapacağınız her tamirat başa bela olur, bir tarafı yapmaya çalışırsanız diğer taraf patlar, tuttuğunuz her şey elinizde kalır.
Nüfus yoğunluğu, şehirlerdeki yapılaşmanın (sanayi, ticaret, konut, eğitim, hizmet alanları) gibi kullanım amacı ve buraların arıtma tesislerine olan mesafeleri, ana - ara depo ve kolektörlerin inşası, yeni su kaynaklarının tespiti ve şebekeye katılması, her şeyden önemlisi kayıp – kaçak ve israfın önlenebilmesi için milletimize su kullanım / sıfır atık bilincinin aşılanması artık elzemden öte farz olmuştur. Gelecekte yapılacak olan savaşların “su” dan kaynaklanacağını bile bile belediyelerin bu konuda daha temkinli – tedbirli olması çok çok önemlidir.
“Allah’ın suyu” nu parayla satan belediyelerin çoğu yaptıkları harcama (yeni altyapı inşası, bakım ve onarım) ve işletme giderlerinden dolayı “su” dan para kazanmıyorlar. Su demek; nefes demek, hayat demek, rahmet – bolluk ve bereket demek, temizlik – arınmak demektir. “Su varsa her şey vardır, su yoksa hiçbir şey yoktur!” bilincini beşikten mezara kadar tüm bireylerimize aşılamalıyız.
Belediyeler yeni yerleşim yerlerini imar – inşa etmeden önce “su” başta olmak üzere kanalizasyon, doğalgaz, elektrik, telefon – internet – uydu haberleşme tesisatları gibi altyapı tesisatlarını tek bir yerde toplamalı, önüne gelen her kurum kafasına göre kazı yapmamalı, şehir içleri köstebek yuvalarına dönüştürülmemelidir. Bir şebeke diğer bir şebekeye ya da bir kurum diğer bir kuruma zarar vermemek için koordineli bir şekilde çalışılmalıdır. Eskiden babadan – dededen kalma usullerle patlatılan tesisatlar tarih olduğu için artık “bir damla su” ve kayıp olan her bir enerjinin öneminin ne olduğu hafızalara iyice kazınmalıdır.
2 – Çöplerin toplanması, temizlik işleri ve geri dönüşüm tesislerinin inşası;
Belediyelerin ciddi sınav verdiği ve hatta birçoğunun bile sınıfta kaldığı konulardan biri de hiç şüphesiz ki “çöplerin toplanması ve şehirlerin temizliği” dir. “En güzel temizlik, kirletmemektir!”, “Temizlik imandan gelir!” dedikçe daha çok kirletiyor ve çöp yığınlarıyla karşılaşıyoruz. Eski usullerle sokak ve caddelere konulan çöp bidon – konteynerleri zamanında alınmadığında buraları kedi – köpek gibi hayvanlar karıştırmakta ve bu çirkin görüntüler hijyen açısından ciddi sorunlar oluşturmaktadır.
Son zamanlarda yer altına gömülü bir vaziyette konulan çöp konteynerleri, kendinden vinçli kamyonlarla temizlenmekte ama bu bile ciddi bir yatırım gerektirmektedir. Mevcut yollar (sokak ve caddeler) geri dönüşüm konteynerlerini yerleştirmeye müsait olmadığı ve bu daha çok site şeklinde inşa edilen konutlarda kullanılabildiği için “ayrıştırma” amacıyla kâğıt – cam – plastik – evsel atıklar için mutlak bir şekilde ayrı ayrı konteynerler yerleştirilmeli, “sıfır atık” kampanyaları teşvik edilmelidir.
01 Temmuz 2026 tarihinden itibaren yürürlüğe – uygulamaya konulacak olan cam ve plastik şişelerin 1 TL karşılığında makinelerde öğütülerek imha edilip yeniden üretime / ekonomiye kazandırılması gerçekten de yerinde bir uygulama olmuştur. Eskiden uygulanan “depozite – iade işlemleri” yeniden uygulanmaya konulabilir.
Belediyeler kanalizasyon ve evsel atıklarla ilgili geri dönüşüm tesisleri kurmalı, kurulanlarla irtibatlı bir şekilde çalışmalıdır. “Sıfır atık” ın ne derecede önemli olduğu, doğaya bırakılan başta plastik ürünleri olmak üzere çözülemeyen atıkların geri dönüşümle ekonomiye nasıl kazandırılacağı ve bu sayede de çevresel kirlilikten nasıl kurtulacağımızı, evsel atık yağlar, mutfaklardaki meyve – sebze ve yemek atıklarından gübreler yapıldığını ve bunların da yeniden tarım sanayisine kazandırılacağını da bilmemiz gerekiyor.
Belediyelerin ayrıştırılan çöplerle ilgili inşa edecekleri geri dönüşüm tesisleri, eğer yeterli bütçe bulunamaz ya da belediye kaynaklı karşılanamazsa, bunlar; “yap – işlet – devret modeli” yle de yapılabilir. Çöp atıkları bakımından oldukça zengin bir millet olduğumuz için bu fikrimize balıklama atlayacak ve yöresiyle müsemma olan çok sayıda – eski deyimle hurdacı olan – geri dönüşümcü vardır. Her zaman belirttiğimiz gibi bu ülkede bilinçli tüketim olmaz ve üretmeden tüketirsek bir gün yok oluruz. Yine ekleyelim; ne zaman ki trafikte araç seyrek olur ya da kalmaz, çöplükte de ekmek olmazsa işte o zaman kıtlık (!) baş göstermiş demektir.
3 – Ulaşım, trafik ve otoparkların imar ve inşa edilmesi;
Yerel yönetimler ya da şehirlerdeki en büyük sıkıntılardan biri de hiç şüphesiz ki yolların yetersizliği, trafik keşmekeşi ve otoparkların ya az ya da hiç olmayışıdır. Haberlerde yerel ve genel medyada sürekli olarak araç park kavgalarına şahit oluyoruz. “Mal, canın yongasıdır!” düşüncesiyle malı uğruna ölen insanları – kaldı ki bunların birçoğu tanıdık ya da komşudur – gördükçe belediyelerin bu konuda hem maddi ve hem de manevi sorumluluklarının / veballerinin olduğunu bilmemiz gerekir.
Kentsel dönüşümün bina dönüşümüne döndürüldüğü bir imar – inşa bilincine daha doğrusu hatalarına şahit oluyoruz. “Parsel – bina bazında değil ada bazında dönüşüm yapın!” diye milyon kere söyledik, uyardık ama bunlar hep göz ardı edildi ve ne yazık ki etmeye de devam ediyorlar. Eğer site şeklinde imar verip binaları da buna göre inşa ederseniz; hem ulaşım - otopark sorununu ortadan kaldırmış olursunuz ve hem de su – enerji iletimi / depolanması ve tüketimi gibi sorunlar da kendiliğinden çözülmüş olur. Bunları bir türlü beceremiyor ve yanlış üstüne yanlış yapmayı marifet zannediyoruz.
Şehir içerisinde kamuya ait metruk/ boş bırakılan ve “yapı ömrü” nü tamamlamış binalar varsa ya da mevcutlar ihtiyaçları karşılamıyorsa buralarda yeraltı ve yerüstü katlı otoparklar inşa edilebilir. Yeni yapılan – yapılacak olan binalardan otopark yönetmeliği gereği otopark harçlarının toplandığını ve bunların belediye kasalarından başka gider kalemleri için kullanıldığını biliyor ve duyuyoruz. İlçe, il ve büyükşehir belediyelerinin yapmadığı otoparkları görünce artık bu paraların neden tahsil edildiğini de anlayabilmek için herhalde müneccim olmaya da gerek yoktur.
4 – Park, bahçe, yeşil ve yaşanabilir alanların üretilmesi;
Belediyelerden “hizmet” anlamında beklenilen bir iş kolu da park – bahçe ve yeşil alanların düzenlenmesi, imar ve inşa edilmesi, yaşanabilir alanların üretilmesidir.
Dünya geneli ve Türkiye özelinde altı yıl önce bir korona virüs salgını yaşamıştık. Bu virüs öyle bir hâl almıştı ki âdeta oda – ev ve apartman içlerinde hapsolmuştuk. Bu süreçte insanların rahat bir nefes alabilmesi – temiz hava soluklayabilmesi için bir metrekarelik yeşil alan ya da ağaçlara ihtiyaç duyulmuştu. Bu günleri çok çabuk unutmuşa benziyor olsak da aslında yeşilin – park ve bahçelerin önemi hiçbir zaman kaybolmaz.
Depremlerde ve sarsıntı gibi olaylarda da ilk sığınılan yerler park – bahçeler olmuş, imkânı olmayanlar arabalarında yatmışlardı. Rahat bir nefes alabilmek, ufacık da olsa bir rüzgârdan – esintiden faydalanabilmek ve sıcak havalarda gölge yerlerde sığınabilmek için park ve bahçeler olmazsa olmaz aranılan yerlerdir. Buralar aynı zamanda yağmurların yağması için de yeşillik demek, rahmet – bolluk ve bereket demektir.
Belediyeler ve yapması / yapmaması gerekenler konusunda yazmaya, bir yerlere teklifler sunmaya devam edeceğiz.
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK