Bir Cemaatin İç Kavgası Değil, Devletin İmtihanı
Türkiye, din ile devlet arasındaki ilişkiyi yüz yılı aşkın bir zamandır sağlıklı bir hukuk ve toplum teorisi içerisinde konuşmayı beceremedi. Cumhuriyet’in kimi dönemlerinde din, kamusal alanın dışına itilmesi gereken bir arıza gibi görüldü; kimi dönemlerinde ise aynı din, siyasal iktidarın kitlelerle kurduğu ilişkinin en kullanışlı meşruiyet diline dönüştürüldü. Bir tarafta dini hayatı sıkıştırarak yeraltına ve kapalı yapılara mahkûm eden bir devlet refleksi, diğer tarafta dini yapıların sosyal sermayesini kullanmaktan sakınmayan bir siyaset anlayışı gelişti. Türkiye’nin bugün tarikatlar ve cemaatlerle yaşadığı sorunların önemli bir kısmı, tam da bu iki yanlışın birbirini beslemesiyle meydana geldi.
Son günlerde kamuoyunda “Süleymancılar” yahut “Süleymanlılar” adıyla bilinen dini yapının yönetici çevresine yönelik başlatılan geniş çaplı adli soruşturmaya da bu tarihsel hafızadan bağımsız bakamayız. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmada, yapının 2016’dan bu yana fiilî lideri olarak bilinen Alihan Kuriş’in de aralarında bulunduğu onlarca kişi hakkında gözaltı, arama ve el koyma kararları verildi. Savcılığın dosyasında örgütlü mali suçlar, dolandırıcılık, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin aklanması ve vergi mevzuatına aykırılıklar gibi oldukça ağır isnatlar bulunuyor. MASAK incelemelerine dayandırılan haberlerde şirketler arasındaki yüksek hacimli para hareketlerinden yurtdışı transferlerine kadar geniş bir mali ağın incelendiği anlaşılıyor.
Fakat önce hukuk konuşmalıdır. Alihan Kuriş ve dosyada adı geçen herkes, haklarında kesinleşmiş mahkûmiyet hükmü bulunmadığı müddetçe suçsuzluk karinesinin koruması altındadır. Savcının iddiası önemlidir ama hüküm değildir; MASAK raporu delildir ama tek başına mahkûmiyet kararı değildir; gözaltı ise hiçbir zaman suçluluğun ilanı sayılamaz. İktidarından muhalefetine, dindarından sekülerine kadar herkesin bu sınırı koruması gerekir. Çünkü hukuk yalnız bizim sevmediğimiz insanları cezalandırmak için değil, sevmediğimiz insanların dahi hakkını koruyabilmek için vardır.
Benim burada ilgilendiğim mesele başka bir yerde başlıyor.
Çünkü bu operasyon yalnızca bir mali soruşturma olarak okunmuyor. Süleymancı yapı içerisinde yaklaşık on yıldır devam eden liderlik ihtilafı ve özellikle eski AK Parti İstanbul Milletvekili Fatih Süleyman Denizolgun’un Alihan Kuriş yönetimine karşı uzun zamandır yürüttüğü açık mücadele, ister istemez devletin yürüttüğü bu adli sürecin etrafında başka soruların doğmasına yol açıyor.
Fatih Süleyman Denizolgun herhangi bir cemaat mensubu değildir. Süleyman Hilmi Tunahan’ın büyük torunudur. Babası Mehmet Beyazıt Denizolgun AK Parti’nin kurucularından ve eski milletvekillerindendir. Amcası Arif Ahmet Denizolgun ise milletvekilliği ve Ulaştırma Bakanlığı yaptıktan sonra uzun yıllar yapının başında bulunmuştur. Arif Ahmet Denizolgun’un 2016’daki ölümünden sonra Alihan Kuriş’in liderliği üstlenmesiyle birlikte aile içinde ve yapı içerisinde başlayan ihtilaf zamanla kamuoyunun önünde açık bir mücadeleye dönüşmüştür.
Fatih Süleyman Denizolgun son iki yılda Kuriş hakkında son derece ağır iddialar ileri sürdü, savcılıklara başvurdu, aile içindeki bazı ölüm ve malvarlığı meselelerinin araştırılmasını istedi ve devlet kurumlarını açıkça harekete geçmeye davet etti. Bu iddiaların hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu biz tayin edemeyiz; bu hukuk mercilerinin işidir. Fakat iki yıl boyunca operasyon çağrısı yapan eski bir iktidar milletvekilinin hedef aldığı kişi ve çevreye karşı bugün gerçekten geniş kapsamlı bir adli operasyon yürütülüyor olması, toplumun zihninde bazı sorular doğuruyorsa bunu “komplo teorisi” diyerek küçümsemek de akıl kârı değildir.
Burada birbirinden kesin olarak ayırmamız gereken iki mesele vardır. Birincisi, Alihan Kuriş ve beraberindeki kişilerin suç işleyip işlemediğidir. Devlet bunu elbette araştıracaktır; hatta araştırmak zorundadır. İkincisi ise Kuriş’in tasfiyesinden sonra bu dini yapılanmanın kimin yönetimine gireceğidir. İşte ikinci mesele Türkiye Cumhuriyeti’nin meselesi değildir ve olmamalıdır.
Bir devletin büyüklüğü yalnız sahip olduğu tank, füze yahut ekonomik hacimle ölçülmez. Devletin büyüklüğü aynı zamanda toplumdaki güç odaklarına karşı mesafesini koruyabilme kabiliyetidir. Adalet makamı, bir cemaat içindeki iki hanedan yahut iki fraksiyon arasındaki kavgada taraf gibi görünüyorsa, suç soruşturması ne kadar meşru olursa olsun devlet kendi itibarına zarar verir. Çünkü hukuk, haklı olanı bulmak için çalışır; postun kime kalacağını tayin etmek için değil.
Bu nedenle devletin Alihan Kuriş’e yönelik soruşturmasının hukuki meşruiyeti ile Fatih Süleyman Denizolgun’un cemaat içerisindeki muhtemel konumu arasında kalın bir çizgi çekilmek zorundadır. Kuriş yarın mahkûm olsa bile bu, Denizolgun’u cemaatin “hakiki varisi” yapmaz. Denizolgun’un geçmişte ileri sürdüğü bütün iddialar doğru çıksa bile sonuç değişmez. Bir insanın suçlu olması, diğer insana manevi bir makamın tapusunu vermez. Hukuk miras paylaşmaz; suç ve sorumluluk araştırır.
Üstelik akademik literatüre baktığımızda “hakiki varis” meselesinin kendi içerisinde bile ne kadar problemli olduğunu görüyoruz. Süleyman Hilmi Tunahan’ın 1959’daki vefatından önce açık bir halef tayin etmediği, ardından bir Müşavere Heyeti kurulduğu ve Kemal Kacar’ın zaman içerisinde bu heyet üzerindeki nüfuzunu artırarak 1970’lerde yapının tartışmasız yöneticisi haline geldiği çeşitli akademik çalışmalarda aktarılıyor. Daha da önemlisi, Tunahan’ın dini ve manevi otoritesiyle ondan sonra gelen Kemal Kacar ve Arif Ahmet Denizolgun’un idari konumu arasında cemaatin kendi geleneksel anlatısında bile fark bulunduğu görülüyor. Tunahan için kullanılan “Üstaz” ifadesi ile sonraki yöneticiler için kullanılan “Bey Abi” yahut benzeri unvanlar arasındaki farklılık tesadüf değildir. İsmail Çağlar’ın çalışması, Tunahan’dan sonraki liderliğin giderek ilmi ve manevi otoriteden profesyonel-idari bir yönetime dönüştüğünü gösteren önemli bir çerçeve sunuyor.
Bu ayrım bugün yaşanan tartışmayı anlamak bakımından son derece mühimdir. Çünkü ortada gerçekten bir “manevi hilafet” zinciri değil, yıllar içerisinde büyümüş, bürokratikleşmiş, ekonomik kaynakları, öğrenci yurtları, eğitim kurumları, profesyonel kadroları ve uluslararası ilişkileri bulunan devasa bir organizasyon bulunmaktadır. Böyle bir yapının tepesindeki makamın kimin olacağı meselesi, ister istemez yalnız manevi değil ekonomik ve siyasi bir güç meselesine de dönüşür. Gücün bulunduğu yerde ise insan tabiatının bütün zaafları devreye girer: mülkiyet, nüfuz, sadakat, nepotizm, iktidar ve nihayet tasfiye.
Belki de meseleye tam bu noktadan bakmalıyız. Kurucu şahsiyetin dini hizmet idealinden onlarca yıl sonra geriye kalan şey, onun maneviyatı kadar o maneviyatın etrafında teşekkül etmiş büyük bir kurumsal sermayenin kim tarafından yönetileceği meselesiyse, dini bir cemaatin kendi içerisinde önce yapması gereken muhasebe budur. Süleyman Hilmi Tunahan’ın mirası Kur’an öğretmek miydi, yoksa daha sonra kurulacak devasa bir organizasyonun aileler arasında devredilecek idari mülkiyeti miydi?
Bu soruyu sormak, Tunahan’a hürmetsizlik değildir. Bilakis şahsıyla kendisinden sonra onun adına inşa edilen yapıyı birbirinden ayırmak bakımından gereklidir. Cumhuriyet’in sert laiklik politikaları altında Kur’an eğitimi vermeye çalışan bir din adamıyla, onun ölümünden altmış yedi yıl sonra milyarlarca liralık para hareketlerinin tartışıldığı bir kurumsal sistem aynı sosyolojik olgu değildir. Tarihi hakkaniyet, bu iki şeyi birbirine karıştırmamayı gerektirir.
Ne var ki Türkiye’nin asıl imtihanı bu yapının kendi iç muhasebesinden daha büyüktür. Çünkü devlet, geçmişte cemaatlerle kurduğu ilişkilerde bu mesafeyi defalarca kaybetti. Dinî grupları bazen tehdit olarak gördü ve bastırdı, bazen onların toplumsal nüfuzundan yararlandı, bazen bir grubu başka bir grubun önünü kesmek için kullandı, bazen de bürokraside oluşan boşlukları cemaatlerin insan kaynağıyla doldurmayı pratik bir çözüm sandı. Sonra bu yapılar büyüdüğünde aynı devlet onları güvenlik meselesi olarak yeniden keşfetti.
FETÖ tecrübesinin en büyük dersi burada yatıyor. Türkiye hâlâ bu dersi tam olarak öğrenmiş değildir. FETÖ’den çıkarılacak ders “Fetullah Gülen yanlış kişiydi” değildir; hele “bundan sonra başka bir daha güvenilir cemaatle yürüyelim” hiç değildir. Asıl ders, devletin hiçbir kapalı dini organizasyona kendi asli fonksiyonlarını emanet etmemesi gerektiğidir. Çünkü devletin liyakat yerine sadakat ağına, hukuki hiyerarşi yerine örgütsel hiyerarşiye razı olduğu her yerde ortaya çıkan sonuç yalnız bürokratik yozlaşma değildir; egemenliğin parçalanmasıdır.
Bir hâkim kararını kanuna göre değil mensubu olduğu yapının beklentisine göre veriyorsa, orada artık tek bir devlet yoktur. Bir polis amirinden önce “abi”sini dinliyorsa, iki hiyerarşi vardır. Bir bürokrat kamu kaynağını vatandaşlık hukukuna göre değil grup aidiyetine göre dağıtıyorsa, devlet kendi egemenlik alanını paylaşmaya başlamıştır. Buradaki mesele kişinin Süleymancı, Nurcu, Nakşibendi, Alevi, seküler yahut ateist olması değildir. Mesele, kamu görevlisinin üzerinde hukuk dışında ikinci bir bağlayıcı otorite bulunup bulunmadığıdır.
Son operasyonda gözaltına alınan isimlerden birisinin geçmişte HSYK üyeliği yapmış Prof. Dr. Ahmet Gökçen olması da bu nedenle dikkatle takip edilmelidir. Bir kez daha altını çizelim: Gökçen hakkında gözaltı işlemi uygulanmış olması, tek başına herhangi bir suçun sabit olduğu anlamına gelmez. Fakat Türkiye, FETÖ tecrübesinden sonra yargı içerisindeki her türlü örgütsel aidiyet ihtimalini sorgulamak zorundadır. Eğer soruşturma neticesinde herhangi bir dini yapının yargı, bürokrasi yahut kamu yönetimi içerisinde hukuki sınırların ötesine geçen bir dayanışma ve nüfuz ağı kurduğu ortaya çıkarsa, mesele birkaç kişinin cezalandırılmasından ibaret bırakılamaz; bu ilişkiye kimlerin ve hangi siyasi dönemlerin zemin hazırladığı da araştırılmalıdır.
Burada AK Parti’nin sorumluluğunu da konuşmadan olmaz. Türkiye’deki cemaat-siyaset ilişkisi AK Parti ile başlamadı. Kemal Kacar’ın Millet Partisi ve Adalet Partisi’ndeki siyasi kariyerinden Arif Ahmet Denizolgun’un Refah Partisi, bakanlık ve sonraki siyasi temaslarına kadar bu ilişkinin tarihi çok daha eskidir. Dolayısıyla meseleyi “AK Parti cemaatleri icat etti” kolaycılığına indirgemek tarih bilmemektir. Ancak bunun kadar yanlış olan bir başka kolaycılık da çeyrek asra yaklaşan bir iktidarın “bizden önce de vardı” diyerek kendisini tarihin dışına çıkarmaya çalışmasıdır.
Bir siyasi hareket devletin merkezinde yirmi beş yıla yaklaşan bir müddet boyunca bulunmuşsa artık devraldığı sorunlarla kendi ürettiği sorunları birbirinden ayırmanın imkânı azalır. Bu kadar uzun iktidar yalnız yetki değil tarihsel mesuliyet doğurur. Devletin hangi cemaatlerle hangi düzeyde temas kurduğu, hangi yapıların kamuda nüfuz kazandığı, oy hesabıyla kimlerin muhatap alındığı ve hangi örgütsel yapıların sosyal hizmet adı altında devasa kurumsal ağlara dönüştüğü soruları artık geçmiş hükümetlere havale edilemez.
Bu yüzden bugün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının önündeki dosya yalnız Alihan Kuriş’in dosyası olmamalıdır. Hukuken elbette dosya somut kişiler ve somut fiiller üzerinden yürür; fakat siyaseten bu hadise devlete başka bir muhasebe imkânı sunmaktadır. Devlet kendisine şunu sormalıdır: Biz dini yapılarla ilişkimizi hangi hukuk üzerine kuruyoruz? Vatandaşı tek tek birey olarak mı görüyoruz, yoksa cemaat liderleri üzerinden toplu siyasi paketler halinde mi değerlendiriyoruz? Bir dini grubun liderine yüz bin insanın siyasi iradesinin temsilcisi muamelesi yaptığımızda, o lideri farkında olmadan devlet karşısında bir müzakere makamına yükseltmiyor muyuz?
Eğer cevap evetse, hata yalnız cemaatlerde değildir.
Çünkü cemaatin gücünü büyüten şey yalnız mensuplarının itaati değil, siyasetçinin o itaati satın alınabilir bir siyasi sermaye olarak görmesidir.
Bugün Alihan Kuriş gider, yarın başka bir isim gelir. Fatih Süleyman Denizolgun yahut bir başkası cemaat içerisinde güç kazanabilir. Bunun devlet bakımından hiçbir anlamı olmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti ne Alihan Kuriş’in ne Denizolgun’un ne başka bir şeyhin, hocanın yahut “abi”nin rakibidir. Devlet bunların hepsinden daha yukarıda değil, aslında başka bir düzlemdedir. Çünkü devletin alanı manevi rekabet değil hukuktur.
Bundan dolayı 13 Ağustos’ta başlatılan soruşturmanın sonunda kim suçlu bulunursa cezasını görmeli, kim suçsuzsa itibarı iade edilmelidir. Mali ilişkiler şeffaf biçimde incelenmeli, kamu görevlileriyle usulsüz temas iddiası varsa sonuna kadar gidilmeli, yurtdışı para hareketleri suç teşkil ediyorsa hesabı sorulmalıdır. Fakat aynı devlet bir gün sonra ortaya çıkıp cemaatin yeni muhatabını belirleyen, bir kanadını tasfiye ederek öbürünün önünü açan yahut böyle bir görüntüye razı olan makam haline gelmemelidir.
Zira devlet, cemaatlerin parazitlerini temizleyen bir temizlik şirketi değildir.
Birinden alıp diğerine teslim edecek miras memuru hiç değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin vazifesi bir dini grubun başına kimin geçeceğini belirlemek değil, o grubun başında kim bulunursa bulunsun devletin, hukukun ve vatandaşın üzerinde ikinci bir otorite kurulmasına izin vermemektir.
Bugün üzerinde düşünmemiz gereken esas mesele budur.
İsmail Yurdseven/TİMETÜRK