$

Dolar

47,8736

Euro

55,4701

£

Sterlin

64,8964

Frank

58,9141

Gram Altın

6.747,3800

Bitcoin

3.010.513

$

Dolar

47,8736

Euro

55,4701

£

Sterlin

64,8964

Frank

58,9141

Gram Altın

6.747,3800

Bitcoin

3.010.513

Makale 17.08.2026 16 dk okuma

3- Süleyman(C/L)ılar meselesi (III)

Paylaş:

Devletin Cemaati Olmaz

Süleymanlılar meselesini yalnız Alihan Kuriş’in gözaltına alınmasıyla konuşursak birkaç ay sonra unutulacak bir adli vakayı tartışmış oluruz. Oysa hadiseyi Türkiye’nin devlet-toplum ilişkisi içerisinde doğru yere koyabilirsek, ülkenin yüz yıldır çözülemeyen temel meselelerinden birisiyle karşı karşıya olduğumuzu görürüz.

Asıl sorumuz şudur: Devlet, cemaatlerle nasıl ilişki kurmalıdır?

Bu soru Türkiye açısından ne yeni ne de basittir. Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan modernleşme süreci, dinin kamusal konumu etrafında sürekli bir gerilim üretti. Cumhuriyet’in kurucu kadroları dini alanın devlet denetiminden bağımsız örgütlenmesini siyasal bir tehdit olarak görürken, toplumun geniş bir kesimi dini hayatını resmî kurumların tarif ettiği çerçevenin ötesinde sürdürmeye devam etti. Tekke ve zaviyelerin kapatılması dini aidiyetleri ortadan kaldırmadı; onları yeni biçimlere zorladı. Geleneksel tarikat yapıları kimi yerde cemaatleşti, kimi yerde vakıf ve dernek biçimine girdi, kimi yerde eğitim ağına dönüştü.

Burada Cumhuriyet’in erken dönemine yönelik toptan bir mahkûmiyet yahut savunma kolaycılığına düşmemek gerekir. Yeni bir devlet kendi merkezi egemenliğini tesis etmek istiyordu ve otorite paylaşımına karşı hassastı. Bu anlaşılabilir. Fakat toplumsal gerçeklik kanunla ortadan kaldırılabilecek kadar basit değildir. İnsanların inanç dünyasına zor kullanarak müdahale edildiğinde inanç ortadan kalkmaz; görünmez hale gelir. Devletin göremediği alanlar ise zamanla denetleyemediği alanlara dönüşür.

Türkiye’nin ilk büyük hatası dini toplumu devlete yabancılaştırmaksa, ikinci büyük hatası dini grupları devletin yardımcı aparatları haline getirmek olmuştur.

Bu iki davranış birbirinin zıddı gibi görünür; aslında aynı devlet aklı probleminin iki ucudur. Birincisinde devlet toplumu zorla biçimlendirmeye çalışır, ikincisinde toplumdaki örgütlü güç odaklarını kullanarak yönetmeye kalkar. Her ikisinde de vatandaş birey olarak geri plana düşer.

Çok partili hayatla birlikte dini grupların siyasette daha görünür hale gelmesi tesadüf değildir. Oy toplama kabiliyeti olan her sosyal organizasyon siyaset için değerli bir muhataba dönüşür. Cemaat de siyasetçiye yalnız bireysel seçmen sunmaz; örgütlenmiş, birbirleriyle iletişim halinde ve liderlik otoritesi bulunan bir kitle sunar. Böylece son derece sakıncalı bir alışveriş doğar. Siyasetçi cemaatten destek ister, cemaat siyasetçiden alan ister. Biri oy kazanır, diğeri nüfuz.

Bu ilişkinin adı bazen “hizmete destek”, bazen “manevi dayanışma”, bazen “milli ve manevi değerlerde birlik” olur. Fakat sosyolojik hakikat kelimelerin arkasında değişmez: Ortada bir patronaj ilişkisi meydana gelebilir.

Süleymancı geleneğin siyasi tarihi de bunun örneklerinden biridir. Kemal Kacar milletvekilliği yapmıştır. Arif Ahmet Denizolgun milletvekili olmuş, Ulaştırma Bakanlığı görevinde bulunmuştur. Daha sonraki nesilde Mehmet Beyazıt Denizolgun AK Parti’nin kurucu kadrosunda yer almış, Fatih Süleyman Denizolgun da AK Parti milletvekilliği yapmıştır. Dolayısıyla bugün yaşanan hadiseyi yalnız son yirmi beş yılın ürünü saymak tarihsel olarak eksiktir.

Ancak AK Parti’nin mesuliyetini azaltmaz.

Çünkü uzun iktidarın tabiatı budur. Bir siyasi parti beş yıl iktidarda kaldığında sorunların bir kısmını devralmış olabilir. On yıl sonra bu savunma zayıflar. Yirmi beş yıla yaklaşan iktidarda ise devlet düzeninin temel meseleleri konusunda sürekli geçmişi işaret etmek artık açıklama olmaktan çıkar.

AK Parti 2002’de iktidara geldiğinde devlet ile dindar toplum arasındaki mesafeyi azaltma iddiasını taşıyordu. Başörtüsü yasaklarının kaldırılması, imam hatip mezunlarının üzerindeki haksızlıkların giderilmesi ve dini kimliğin kamusal alanda daha serbest yaşanabilmesi bakımından bu dönemin önemli kazanımları vardır. Bunları yok saymak haksızlık olur. Fakat tam da bu haklı normalleşme sürecinin içerisinde devlet ile dini organizasyon arasındaki sınırın yer yer bulanıklaşması başka bir problemin kapısını açtı.

Dindarın devlete girebilmesi ile cemaatin devlete girmesi aynı şey değildir.

Bu cümleyi Türkiye’nin duvarlarına yazmak gerekiyor.

Başörtülü bir kadın hâkim olabilir. Bir Nakşibendi mühendis bakanlıkta görev yapabilir. Bir Süleymancı öğretmen devlet okulunda çalışabilir. Bir Alevi kaymakam, bir ateist savcı, bir Nurcu doktor olabilir. Hukuk devleti vatandaşın vicdanını soruşturmaz.

Fakat aynı hâkim, mühendis, öğretmen, kaymakam veya savcı kamu görevinde karar verirken dışarıdaki bir örgütsel hiyerarşinin talimatına tabi olamaz.

Fark budur.

FETÖ meselesinin Türkiye’ye öğretemediğimiz en büyük dersi de budur. Fetullah Gülen hareketinin devlet içerisindeki yükselişini yalnız örgütün sinsiliğiyle açıklamak devletin kendi sorumluluğundan kaçmasıdır. Evet, örgüt gizlendi. Evet, kadrolaştı. Evet, devleti ele geçirmeye çalıştı ve 15 Temmuz’da ülkeyi kanlı bir darbeye sürükledi. Bunlar tartışmasızdır. Fakat aynı zamanda siyaset sınıfı yıllarca bu insan kaynağından yararlandı, devlet içerisindeki kimi güç mücadelelerinde bu yapıyla aynı istikamette yürüdü ve örgütün büyümesine imkân veren ortamı yeterince sorgulamadı.

Dolayısıyla FETÖ’den çıkarılacak ders “yanlış cemaatle ittifak etmişiz” olamaz.

Asıl ders, devletin cemaatler üzerinden yönetilemeyeceğidir.

Bunu anlayamazsak Fetullah Gülen’in yerine başka isimler koyarak aynı filmi seyretmeye devam ederiz. Bugün Süleymancılar, yarın başka bir grup. Birinin devlet içerisindeki alanı daralır, boşalan yere daha “uyumlu” görülen bir başkası gelir. Devlet de bunu denge politikası sanır.

Oysa devlet aşiretler konfederasyonu değildir.

Modern devlet, toplumsal grupları birbirine karşı dengeleyerek egemenlik kurmaz; hepsini aynı hukuk içerisinde tutarak egemenlik kurar. Denge cemaatler arasında değil kurumlardadır. Yasama yürütmeyi, yargı hukuku, Sayıştay kamu harcamasını, basın iktidarı, sivil toplum devleti denetler. Kurumların zayıfladığı yerde kişiler ve gruplar güçlenir.

Türkiye’nin son yıllardaki temel meselesi tam olarak budur: Kurumsal güven azalırken kişisel ve grupsal ilişkilere duyulan ihtiyaç artıyor. İnsan işini hukukla çözemediğinde tanıdık arıyor. Bürokrasi liyakatten uzaklaştığında referans arıyor. Ekonomi daraldığında dayanışma ağı arıyor. Yurt bulamayan öğrenci cemaat arıyor. Kendisine kamusal hayatta güvenli alan bulamayan insan aidiyet arıyor.

Sonra bu aidiyet ağlarının büyümesine şaşırıyoruz.

Kant’ın Aydınlanma’yı insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmayıştan kurtulması şeklinde tarif etmesi, belki bugün başka bir bağlamda yeniden düşünülmelidir. Çünkü cemaatlerin en problemli biçiminde tam tersine bir ergin olmayış üretilebilir: İnsan kendi aklını kullanma mesuliyetini lidere, gruba ve geleneğe bırakır. Siyasi iktidar bakımından da benzer bir durum vardır. Vatandaş devleti sorgulamak yerine lidere güvenmeye başladığında kurumsal akıl geri çekilir.

Türkiye’nin ihtiyacı ne dinsiz bir devlet ne de dindar bir devlet tartışmasına sıkışmaktır. İhtiyacımız adil devlet fikrini yeniden kurmaktır.

Devlet seküler olmakla suçlanacak bir organizasyon değildir. Seküler devlet doğru anlaşıldığında din karşıtı değil, dinler ve inançlar karşısında hukuk düzenini muhafaza eden devlettir. Devletin benim Müslümanlığıma hükmetmemesi kadar, bir cemaat liderinin benim vatandaşlık hukukuma hükmetmemesinin de teminatıdır.

Benim Müslüman olarak devletin bu mesafesinden korkmam için sebep yoktur. Çünkü İslam açısından da devletin asli vazifelerinden biri adaleti tesis etmektir. Nizamülmülk’ten İbn Haldun’a kadar İslam siyaset düşüncesinin merkezinde yalnız yöneticinin dindarlığı değil, mülkün ve adaletin sürdürülebilirliği meselesi vardır. “Adalet mülkün temelidir” sözünün hafızamızda bu kadar kuvvetli olmasının sebebi budur. Buradaki mülk, tapu değildir; siyasal nizamdır.

Adalet yoksa devletin adı İslam da olsa zulüm üretir.

Adalet varsa devletin seküler diye tarif edilmesi Müslümanın hukukunu ortadan kaldırmaz.

Bugün bu tartışmanın daha hassas hale gelmesinin bir sebebi de Türkiye’nin son derece ağır bir siyasi eşikten geçiyor olmasıdır. Bir tarafta 7 Ağustos’ta Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması var. Bir ülkeye yönelen silahlı saldırının diğer taraflar bakımından da ortak güvenlik meselesi sayılacağı bir çerçeveden söz ediyoruz. Türkiye NATO üyesi, Pakistan nükleer güç, Suudi Arabistan Körfez’in ekonomik ve siyasi merkezlerinden biri. Böylesi bir anlaşma, toplumun birkaç televizyon tartışmasıyla geçiştirebileceği sıradan bir diplomatik metin değildir.

Diğer tarafta kırk yılı aşkın bir çatışmanın ardından PKK’nın silahsızlandırılması ve mensuplarının belirli koşullarla toplumsal hayata dönüşünü düzenleyen yeni hukuki süreç bulunuyor. TBMM’nin 10 Ağustos’ta kabul ettiği düzenleme, Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın tarihindeki en ağır meselelerden birinin yeni bir safhasıdır. Bunun Kürt vatandaşlarımız açısından, şehit aileleri açısından, güvenlik bürokrasisi açısından ve ülkenin toplumsal barışı açısından taşıdığı anlam son derece büyüktür.

Bu iki büyük gelişmenin hemen arkasından ülkenin en büyük dini yapılanmalarından birinin yönetici çevresine yönelik geniş mali operasyon geliyor.

Ben bunların arasında gizli bir bağlantı bulunduğunu iddia etmiyorum. Delilsiz bağlantılar kurmak doğru bir sosyoloji değil kuruntudur.

Fakat üçünün ortaklaştığı bir yer vardır: Devletin millete izah borcu.

Türkiye’de devlet bir süredir açıklamaktan ziyade duyurmayı tercih ediyor. Karar alınıyor, topluma bildiriliyor ve halktan kararın hikmetine inanması bekleniyor. Bu yöntem, güçlü devlet görüntüsü verebilir fakat uzun vadede güveni zedeler. Çünkü demokratik toplumda vatandaş tebaa değildir. “Devlet bilir” cümlesinin sonsuz kredi olduğu dönemler geride kaldı.

Mekke Anlaşması’nın Türkiye’ye doğuracağı askeri ve siyasi yükümlülükler toplum tarafından anlaşılmalıdır. PKK sonrası süreçte kimlerin hangi şartlarda topluma dönebileceği, hangi suçların kapsam dışında tutulduğu, şehit ailelerinin hukukunun nasıl korunacağı açık biçimde izah edilmelidir. Süleymancılar soruşturmasında da dini faaliyetin mi, belirli ekonomik suç iddialarının mı soruşturulduğu, devletin cemaatin iç liderlik kavgasına karşı nerede durduğu net biçimde ortaya konulmalıdır.

Devlet kendisini anlatmadığında boşluğu başka aktörler doldurur.

Sosyal medya doldurur.

Partizan yorumcular doldurur.

Cemaatlerin propaganda mekanizmaları doldurur.

Muhalefetin komplo teorileri doldurur.

Sonra doğruyla yanlış birbirine karışır ve toplum devletin her hareketinin arkasında görünmeyen bir pazarlık aramaya başlar.

Bir ülkede vatandaş her devlet kararının arkasında başka hesap arıyorsa yalnız vatandaşın paranoyasından değil, devletin yıllar içerisinde tükettiği şeffaflık kredisinden de söz etmek gerekir.

Türkiye bugün yalnız siyasi değil sosyolojik bir yorgunluk yaşıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın merkezi iktidardaki ağırlığı yirmi yılı çoktan aştı. AK Parti’nin iktidarı ise çeyrek asra yaklaşıyor. Bu kadar uzun süre yalnız siyasi başarı veya başarısızlık üretmez; toplumun bilinçaltında bir dönem hissi oluşturur. Bir kuşak Erdoğan’dan başka güçlü bir siyasi merkez tanımadan büyüdü. Kurumların, kişilerin ve söylemlerin sürekliliği zamanla büyük bir aşınma meydana getiriyor.

Ben Erdoğan’ın sağlık durumuna ilişkin doğrulanmamış söylentiler üzerinden siyaset üretmeyi doğru bulmam. Bir insanın sıhhati dedikodu konusu yapılmamalıdır. Fakat Erdoğan sonrası Türkiye meselesini konuşmak başka bir şeydir ve artık ertelenemez. Devlet kendisini tek bir liderin fiziksel veya siyasi devamlılığına bağlamayacak kadar kurumsal olmak zorundadır.

Sorulması gereken, “Erdoğan’dan sonra kim?” sorusundan daha büyüktür.

Erdoğan’dan sonra kurumlar çalışabilecek mi?

Türkiye bir kişinin siyasi karizmasından hukuk ve kurum düzenine geçebilecek mi?

AK Parti’nin ardından devlet kendisini başka bir partiye, başka bir lidere veya başka cemaat ittifaklarına teslim etmeden devam edebilecek mi?

İşte asıl devlet meselesi budur.

Üstelik toplum ekonomik olarak da yorulmuş durumda. IMF’nin temmuz değerlendirmesinde Türkiye için 2026 büyüme beklentisinin yüzde 2,9’a kadar düşürülmüş olması, ortalama enflasyon beklentisinin hâlâ son derece yüksek seviyelerde bulunması makroekonomik tablonun halkın günlük hayatındaki karşılığını anlatmaya yetmese bile istikameti gösteriyor. İnsanların ev kirası, gıda, eğitim, ulaşım ve sağlık maliyetleriyle boğuştuğu bir dönemde devletin gündemiyle vatandaşın gündemi arasındaki mesafe büyüdükçe siyasi sistemin meşruiyet kapasitesi de aşınır.

Devlet büyük dış politika yapabilir.

Savunma sanayiini büyütebilir.

Terör meselesini çözmeye çalışabilir.

Bölgesel ittifak kurabilir.

Fakat bütün bunların ortasında kendi vatandaşının gündelik hayatını unuttuğu gün, devletin büyüklüğü vatandaş için soyut bir gurur meselesine dönüşür.

İnsan yalnız bayrakla yaşamaz.

Ekmek de ister.

Güvenlik kadar adalet ister.

Savunma sanayii kadar çocuğuna okul ister.

Diplomatik zafer kadar kirasını ödeyebileceği bir gelir ister.

Bunları birbirine karşı koymak da yanlıştır. Gerçek devlet aynı anda hem hududu korur hem pazardaki fiyatı önemser; hem terörle mücadele eder hem mahkemenin adaletini sağlar; hem medeniyet iddiası taşır hem öğrencisine güvenli bir yatak verir.

Tam da cemaatler meselesinin merkezinde bu nedenle sosyal devlet bulunmaktadır.

Vatandaşın ihtiyacını devlet karşılamadığında cemaat karşılıyor; cemaat karşıladığında sadakat kazanıyor; sadakat siyasi güce dönüşüyor; siyasi güç devletle pazarlık kapasitesi meydana getiriyor. Sonra aynı devlet bu güçten rahatsız oluyor.

Döngü budur.

Bu döngü kırılmadan Türkiye’nin cemaat meselesi çözülmez.

Cemaatleri kapatmak çözüm değildir. Cumhuriyet bunu denedi ve dini hayat ortadan kalkmadı. Cemaatlerle ittifak etmek de çözüm değildir. Yakın tarih bunun bedelini gösterdi. Bir cemaatin karşısına başka cemaati koymak ise bütün hataların en tehlikelisidir; çünkü devlet egemenliğini bizzat kendi eliyle bölüştürmüş olur.

Çözüm aslında son derece sade fakat uygulanması zor bir ilkeye dayanıyor:

Devlet vatandaşın inancına değil fiiline bakacak.

Kamu görevinde aidiyete değil liyakate bakacak.

Bütün vakıf, dernek, cemaat ve şirket ağlarını aynı mali şeffaflık standartlarına tabi tutacak.

Çocukların bulunduğu bütün kurumları tavizsiz denetleyecek.

Dini gruplarla siyasi oy pazarlığına girmeyecek.

Hiçbir lideri kendi mensuplarının siyasi temsilcisi olarak tanımayacak.

Bir Süleymancı vatandaşın hakkını da Süleymancılar adına konuşan “Büyük Abi” üzerinden değil doğrudan vatandaşlık hukuku üzerinden koruyacak.

Devlet Kürt vatandaşımızı PKK üzerinden okumadığı gibi dindar vatandaşını da cemaat liderleri üzerinden okumamalıdır. Türk, Kürt, Alevi, Sünni, seküler, muhafazakâr; bunların hiçbiri devletle arasına zorunlu temsilci koymak mecburiyetinde değildir.

Bu, Cumhuriyet fikrinin en kıymetli tarafıdır.

İnsan devlete kendi adıyla gider.

Cemaatinin adıyla değil.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey yeni bir cemaat politikası değil, belki de cemaat politikasının bizzat kendisini terk etmektir.

Çünkü devletin cemaati olmaz.

Devletin partisi de olmaz.

Devletin şeyhi, hocası, ailesi ve hanedanı olmaz.

Devlet, kendisine vatandaşlık bağıyla bağlı olan insanların müşterek hukuk organizasyonudur.

Burada Müslümanın korkacağı bir şey görmüyorum. Bilakis İslam’ın adalet talebinin yaşayabileceği en güvenli alan, kişinin değil hukukun üstün olduğu devlettir. Devleti ele geçiren cemaat İslam’ı büyütmez; yalnız kendi cemaatini büyütür. Cemaatini devletleştiren siyasi iktidar da devleti güçlendirmez; onu parçalı sadakatler sistemine dönüştürür.

Alihan Kuriş soruşturmasının sonunda ne çıkacağını bugün bilmiyoruz. Belki ağır suçlar sabit olacak, belki isnatların önemli bir kısmı mahkemelerde karşılık bulmayacak. Bunu zaman gösterecek.

Fakat Türkiye’nin bu soruşturmadan çıkaracağı ders bugünden bellidir.

Kuriş’in yerine kimin geleceği bizi ilgilendirmemelidir.

Fatih Süleyman Denizolgun’un yahut başka bir kişinin cemaat içerisindeki meşruiyet iddiası devletin konusu olmamalıdır.

Devletin meselesi, bundan sonra kim gelirse gelsin aynı sınırı koruyabilmektir.

Çünkü bugün bir cemaatin liderini tayin etmek için kullanılan devlet gücü yarın başka bir cemaatin, başka bir partinin yahut başka bir zümrenin hesabına kullanılabilir. Devletin kuralları insanlar için değil insanlara rağmen de ayakta kalabiliyorsa devlettir.

Liderler gider.

Partiler gider.

Cemaatlerin isimleri ve yöneticileri değişir.

Türkiye kalır.

Fakat Türkiye’nin kalması yalnız haritanın aynı kalması değildir. Devletin ahlakının, hukukunun ve vatandaşla kurduğu ilişkinin de ayakta kalması gerekir.

O nedenle bugün mesele “Süleymancıların başına kim geçecek?” değildir.

Bu, onların iç meselesidir.

Bizim meselemiz çok daha büyüktür:

Türkiye Cumhuriyeti kendi başında kalabilecek midir?

Yani siyasetçisinin, cemaatinin, bürokrasisinin, ekonomik çıkar gruplarının ve geçici liderlerin üzerinde hukuk olarak kalabilecek midir?

Eğer bunu başarabilirsek Süleymancılar meselesini de başka cemaat meselelerini de çözeriz.

Başaramazsak isimleri değiştirip aynı karabulutun altında yaşamaya devam ederiz.

İsmail Yurdseven/TİMETÜRK

Etiketler:
İsmail Yurdseven
İsmail Yurdseven

Köşe Yazarı