$

Dolar

47,7436

Euro

55,2510

£

Sterlin

64,4811

Frank

59,1179

Gram Altın

6.660,5500

Bitcoin

3.097.245

$

Dolar

47,7436

Euro

55,2510

£

Sterlin

64,4811

Frank

59,1179

Gram Altın

6.660,5500

Bitcoin

3.097.245

Makale 08.08.2026 10 dk okuma

Örtünmenin dönüşü

Paylaş:

Moda Muhafazakârlaşıyor mu?

Uzun yıllar bize modernleşmenin tek yönlü bir yolculuk olduğu anlatıldı.

Toplum modernleştikçe gelenekler zayıflayacak, din kamusal alandan çekilecek, mahremiyet sınırları gerileyecek ve insan bedeni üzerindeki bütün toplumsal kabuller birer birer ortadan kalkacaktı.

Moda da bu büyük dönüşümün en görünür sahalarından biriydi.

Etekler kısaldıkça modernleştiğimizi, beden görünür oldukça özgürleştiğimizi, örtünmekten uzaklaştıkça çağdaşlaştığımızı düşündük.

Daha doğrusu, bize böyle düşünmemiz öğretildi.

Fakat bugün ilginç bir şey oluyor.

Dünya, özellikle de Batı dünyası, uzun zamandır ilerlediği istikameti sessizce sorgulamaya başladı.

Moda yeniden uzuyor.

Kesimler genişliyor.

Yüksek yakalar, uzun etekler, bol elbiseler, bedeni bütünüyle teşhir etmeyen tasarımlar yeniden vitrinlere dönüyor.

Moda dünyasının son yıllarda “quiet luxury”, “modest fashion” veya “conservative dressing” gibi isimlerle tartıştığı eğilimler artık marjinal bir alan değil.

Öyleyse şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?

Moda muhafazakârlaşıyor mu?

Daha önemlisi:

İnsanlık çıplaklık ile özgürlük arasında kurduğu ilişkiyi yeniden mi sorguluyor?

Çıplaklık gerçekten özgürlüğün doğal sonucu muydu?

Burada önce temel bir yanılgıyla hesaplaşmamız gerekiyor.

Modern dünyada çıplaklık çoğu zaman insanın “doğal hâli”, örtünme ise toplumun ve dinin insan üzerine yüklediği yapay bir sınırlama gibi sunuldu.

Oysa insanlık tarihi bize bunun tam tersini söylüyor.

Giyinmek yalnızca soğuktan korunmak değildir.

İnsan bedenine anlam yükleyen, mahremiyet oluşturan, sosyal statüyü ifade eden, aidiyeti gösteren ve insanın kendisini başkasına nasıl sunduğunu belirleyen bir medeniyet dilidir.

İnsan yalnızca giyinmez.

İnsan, giydiği şeyle kendisini anlatır.

Bu nedenle kıyafeti yalnızca kumaş üzerinden okumak mümkün değildir.

Kıyafet aynı zamanda felsefedir.

Ahlaktır.

Ekonomidir.

Sınıftır.

Kimliktir.

Ve elbette dünya görüşüdür.

Modern seküler kültür tam da burada büyük bir dönüşüm gerçekleştirdi.

Önce bedeni kutsal ve mahrem alanın dışına çıkardı.

Sonra onu bireyin mutlak tasarruf alanı ilan etti.

Ardından görünürlüğü özgürlükle eşitledi.

Sonunda beden, kapitalizmin en kolay pazarlanabilen nesnelerinden birisine dönüştü.

İşin ironisi de burada başladı.

İnsan bedenini gelenekten ve dinden “özgürleştirdiğini” düşünen modernizm, onu bu defa piyasanın emrine verdi.

Özgürleşen beden mi, metalaşan beden mi?

Bugün herhangi bir reklam kuşağına bakın.

Otomobil satmak için beden.

Parfüm satmak için beden.

Tatili pazarlamak için beden.

Sosyal medyada takipçi kazanmak için beden.

Müzik endüstrisinde beden.

Moda endüstrisinde beden.

Dijital platformlarda beden.

Bir zamanlar “beden benimdir” diyerek başlayan özgürleşme söylemi, farkına varmadan “beden pazarlanabilir” noktasına kadar geldi.

Dolayısıyla mesele artık dindar-seküler tartışmasının çok ötesindedir.

Asıl soru şudur:

Bedenin üzerindeki geleneksel sınırları kaldırmak gerçekten insanı özgürleştirdi mi; yoksa insan bedenini piyasanın sınırsız tüketimine mı açtı?

Kanaatimce önümüzdeki yılların en önemli kültürel tartışmalarından biri bu olacak.

Çünkü Batı’nın kendi içerisinde de bu konuda ciddi bir yorulma görülüyor.

Batı neden yeniden örtünüyor?

Bugün Batı moda dünyasında oldukça dikkat çekici bir paradoks yaşanıyor.

Bir tarafta beden görünürlüğünü sürekli artıran popüler kültür devam ederken diğer tarafta daha sade, daha uzun, daha geniş ve daha az teşhirci giyim biçimleri yükseliyor.

Üstelik bunu yalnızca Müslüman kadınlar yapmıyor.

Muhafazakâr Hristiyanlar, Ortodoks Yahudiler ve herhangi bir dini motivasyonu bulunmayan kadınlar arasında da “modest fashion” giderek daha görünür hâle geliyor.

Batı moda endüstrisinin Müslüman tüketicinin taleplerini keşfetmesi de bu dönüşümü hızlandırdı.

Bir zamanlar başörtüsünü modern hayatla bağdaşmaz gören zihniyetin hâkim olduğu dünyada bugün uluslararası markaların tesettüre uygun koleksiyonlar hazırlaması başlı başına üzerinde düşünülmesi gereken bir değişimdir.

Fakat bundan daha önemlisi var.

Batı’nın ana akım modasında da yüksek yakalar, uzun elbiseler, maxi etekler, bol kesimler ve bedeni daha az ortaya çıkaran tasarımlar yeniden güç kazanıyor.

Moda dünyası bunu bazen “quiet luxury” diye adlandırıyor.

Bazen “old money aesthetic”.

Bazen “modest dressing”.

İsimlerin önemi yok.

Önemli olan yönelimdir.

Çünkü moda bize yalnızca insanların ne giydiğini değil, neyden yorulduklarını da gösterir.

Belki de Batılı insan artık sürekli görünür olmaktan yoruluyor.

Türkiye’nin garip hikâyesi

Türkiye açısından mesele daha da ironiktir.

Biz modernleşmeyi uzun yıllar Batı’nın kıyafetlerini taklit etmek zannettik.

Kıyafet üzerinden ilericilik-gericilik ölçtük.

Bir kadının başındaki örtüyü siyasi mesele hâline getirdik.

Üniversite kapılarında kıyafet denetledik.

Kamusal alanın kimin kıyafetine açık, kimin kıyafetine kapalı olacağını tartıştık.

Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin önemli bir bölümü neredeyse kumaş üzerinden yürütüldü.

Fakat biz bütün bunları tartışırken Batı başka bir noktaya ilerledi.

Bugün küresel moda endüstrisi “modest fashion” diye devasa bir pazar keşfediyor.

Başörtülü modeller uluslararası moda dünyasında yer alıyor.

Spor markaları başörtülü sporcular için ürün geliştiriyor.

Uzun ve bol tasarımlar küresel koleksiyonlara giriyor.

Yani Türkiye’de bir dönem “çağdaşlığa aykırı” kabul edilen görüntünün benzerleri küresel moda endüstrisinde “çeşitlilik” ve “tüketici tercihi” başlıkları altında normalleşiyor.

Tarihin cilvesi tam da burada.

Biz Batılılaşmak adına kendi insanımızın kıyafetini değiştirmeye çalışırken, Batı bugün bizim yıllarca dışladığımız kıyafet biçimlerini kendi vitrinlerine yerleştiriyor.

Fakat muhafazakârların da kendilerine sorması gereken bir soru var

Buraya kadar yazdıklarım yanlış anlaşılmasın.

Moda dünyasında daha kapalı kıyafetlerin yaygınlaşmasını doğrudan ahlaki bir muhafazakârlaşma olarak okumak büyük hata olur.

Çünkü kapitalizm son derece maharetlidir.

İtiraz ettiğiniz şeyi bile birkaç yıl içerisinde ürüne dönüştürüp size satabilir.

Tesettür de bundan muaf değildir.

Bir kıyafetin bedeni örtmesi onun zorunlu olarak mahremiyet düşüncesini taşıdığı anlamına gelmez.

Örtünme de gösterişin aracına dönüşebilir.

Tesettür de tüketim kültürünün parçası olabilir.

Başörtüsü de statü sembolüne çevrilebilir.

Dolayısıyla Müslümanların meseleyi yalnızca “daha fazla kapalı kıyafet satılıyor” seviyesinde değerlendirmemesi gerekiyor.

Çünkü İslam’ın teklif ettiği şey yalnızca bedenin belirli bölümlerini kumaşla kapatmak değildir.

İslam bir mahremiyet ahlakı teklif eder.

Bakışın mahremiyeti vardır.

Evin mahremiyeti vardır.

Ailenin mahremiyeti vardır.

Bedenin mahremiyeti vardır.

Bilginin bile mahremiyeti vardır.

Bugün dijital çağın en büyük krizlerinden birinin mahremiyet olması tesadüf değildir.

İnsanlık yalnız bedenini değil, hayatını da teşhir etmeye başladı.

Yediğimiz yemekten çocuğumuzun odasına, tatilimizden aile tartışmalarımıza kadar her şeyi görünür hâle getirdik.

Belki de asıl çıplaklık artık kıyafetle ilgili değildir.

Modern insan hayatının tamamını çıplak hâle getirdi.

Sekülerizm neden çıplaklıkla özdeşleşti?

Burada sekülerizme dair de bir ayrım yapmak gerekiyor.

Seküler bir devlet düzeni ile sekülerleşmiş kültür aynı şey değildir.

Fakat özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında Batı popüler kültürü içerisinde geleneksel cinsel ve dini sınırların aşılması, ilerlemenin göstergelerinden biri olarak sunuldu.

Böylece beden görünürlüğü yalnızca estetik tercih olmaktan çıktı; ideolojik bir anlam kazandı.

Örtünmek muhafazakârlığı, açılmak özgürleşmeyi temsil etmeye başladı.

İşte sorgulanması gereken tam olarak bu denklemdir.

Çünkü özgürlüğü kıyafetin santimetresiyle ölçmeye başladığınız anda aslında karşı çıktığınız zihniyetin başka bir biçimini üretirsiniz.

Bir kadına “örtünmek zorundasın” demek nasıl onun iradesini yok sayabiliyorsa, “özgür kadın böyle giyinmez” diyerek örtüsünü çıkarmasını istemek de aynı şekilde onun iradesine müdahaledir.

Gerçek özgürlük ancak insanın kendi değerleriyle yaşayabilmesine izin verildiğinde mümkündür.

Sarkaç geri mi dönüyor?

Toplumların kültürel hareketleri bazen sarkaç gibidir.

Bir uç noktaya kadar giderler.

Sonra yorulurlar.

Ardından aksi istikamette hareket başlar.

  1. yüzyıl bedenin görünürlüğünün yüzyılıydı.
  2. yüzyıl ise belki mahremiyetin yeniden keşfedildiği yüzyıl olacak.

Bunun işaretlerini yalnızca kıyafette görmüyoruz.

Dijital mahremiyet tartışmalarında görüyoruz.

Sosyal medya yorgunluğunda görüyoruz.

Minimalizm arayışında görüyoruz.

Geleneksel aile tartışmalarında görüyoruz.

İnsanların şehirden tabiata kaçışında görüyoruz.

Ve elbette modada görüyoruz.

Bütün bunların aynı yere çıkacağını iddia etmek için henüz erken.

Fakat bir soru sormak için yeterince işaret var:

İnsanlık sınırsız görünürlükten yorulmuş olabilir mi?

Belki geleceğin en devrimci davranışı daha fazla göstermek değil, bazı şeyleri yeniden saklamak olacaktır.

Belki mahremiyet gericilik değil, insanın kendisini piyasaya, kalabalığa ve dijital dünyanın iştahına karşı koruyabileceği son özgürlük alanlarından biridir.

Ve belki yıllarca bize “özgürleşmenin üniforması” olarak sunulan çıplaklığın kendisi sorgulanmaya başlanacaktır.

Çünkü insan bedeni ne devletin, ne toplumun, ne moda endüstrisinin ne de algoritmaların malıdır.

İnsanın bedeni kıymetlidir.

Kıymetli olan her şeyin ise teşhir edilmesi gerekmez.

Bazen medeniyet, insana neyi göstereceğini öğretmekten çok neyi saklaması gerektiğini öğretir.

Bugün moda dünyasında başlayan sessiz değişimi bu nedenle önemsiyorum.

Belki sadece yeni bir trenddir ve birkaç yıl sonra geçip gider.

Ama belki de çok daha büyük bir değişimin küçük işaretlerinden biridir:

Modern insan, özgürlüğün soyunmak kadar örtünebilmek olduğunu yeniden hatırlıyor olabilir.

İsmail Yurdseven/TİMETÜRK

Etiketler:
İsmail Yurdseven
İsmail Yurdseven

Köşe Yazarı