Türkülerimiz; Şairlerin kalemlerinden damlayan anlamlı mısraların notalarla buluşmuş hali, sayfalar dolusu yazıların önünde bariyer olan güzel sözler – tatlı melodilerle donatılmış Türk’e /Türkiye’ye has müziğimiz!...
Türkülerimiz; meramınızı saniyesinde özetleyen, dinlediğiniz zaman burnunuzun kemiğini sızlatan, memleket hasreti çektirip içinizden “ahh!” diye inleten, yeri geldiğinde davul – zurna, yeri geldiğinde saz – bağlama ve yeri geldiğinde ise kemence- tulum eşliğinde seslendirilen, eğlendiren / ağıt yaktıran, derin düşüncelere sevk ettiren canım müziğimiz!...
Türkülerimiz, türkülerimiz, türkülerimiz!...
“Devlet malı deniz, yemeyen keriz!” anlayışının vücut bulmuş haline şahit olduğumuz ve takip ederken de büyük bir üzüntü yaşadığımız “fon” tartışmalarıyla birlikte başlayan süreçte kimin ak - kimin kara olduğu, haysiyet – şeref – sadakat kavramları ile helal kazanç – helal lokmayı belirleyecek sınırların tartışıldığı ve haksız - haram kazançların meşru / mubah ve helal görüldüğü, faiz veya yüksek faizlerin günahlarına şapka çıkartırcasına şişirtilmiş - abartılı fonlardan nasıl köşe dönüldüğü ve işin enteresanı da bunları yapanların dindar kesimden olduğu, “fon soruşturması” na konu olan muhatapların neredeyse fetva verip caiz ilan edecekleri bir “sabır testi” süzgecinden geçiyoruz.
Fon tartışmaları ve bunlara sebebiyet veren figürleri görünce bunların sağ ve dindar bir iktidar zamanında yapılması bizleri hem üzmekte ve hem de “acaba nerede yanlış yaptık?” sorusuna cevap arattırmaktadır. Bu durum, bize “bizi kesen baltanın sapı ne yazık ki bizden” gerçeğini hatırlatmaktadır. Bu yüzden de sadece başın secdeye gitmesi değil aynı zamanda da kalp ve beyinlerin de secdeye gitmesi gerekiyor. Kalbin – beynin Yaratana bağlı olmadığı bir yerde beden milyon kere secdeye gitse ne olur, gitmese ne olur.
Kur’an- ı Kerim’deki Maûn Suresi’nin 4, 5, 6 ve 7. ayetlerini tekrar tekrar okuyun, size bir kıyak yapıp mealen biz yazalım;
“Namazı ciddiye almazlar, gaflet içinde kılarlar ve vaktine özen göstermezler. İbadetlerini Allah rızası için değil, başkaları görsün ve övsün diye yaparlar. Yardımlaşmaya, zekâta, sadakaya ve yoksula destek olmaya karşı çıkarlar veya bunu engellerler.”
Ekleyerek devam edelim, Allah – ü Teala emrediyor;
“Feveylun lil – musallin” (Vay o namaz kılanların haline).
Devam edecekseniz, böyle devam edin. Elbette ki o mizanda buluşacağız!...
Allah’ın rızasını kazanmanın yanı sıra O’nun yarattığı kulların da güvenini kazanmak elzemdir. Güven kazanmak, o kadar büyük bir sermayedir ki bunun önemini milyonlarca kitaplarda anlatamaz ve ansiklopedilere de sığdıramazsınız. Hele hele bu güveni sürdürüp birileri de sizi “manevi kızım, manevi oğlum” diye sahipleniyorsa bunun önemini hiç kimseye anlatamaz ve inandıramazsınız. Aldığınız bu güvene karşı nepotizme şapka çıkartırcasına hem siz ve aile efradınız bir yerlere geliyor ve hem de tüm kapılar sonsuza kadar sizlere açılıyorsa işte herkesten daha fazla sizin dikkat etmeniz gerekir. İşte bu noktada size olan güveni temelden sarsar ve olmamanız gereken işlerin içerisinde olursanız işte o güven binası yerle yeksan olur ve bunu yeniden de tesis edemezsiniz. Şimdi hangi para veya fon, o size karşı olan güveni geri getirecek, eskilerin deyimiyle “değdi mi şimdi?”.
Yüksek faiz – enflasyon – hayat pahalılığı altında inim inim inleyen, asgari ücret ve açlık sınırının bile kat kat altında olan emekli maaşlarıyla geçinmeye çalışan, sıka sıka kemerde delik ve ağızda da dişi kalmayanlara karşı kim ya da kimler hesap verecek ya da bunun hesabını verecek olanları bu dünya ve öbüründe nasıl akıbet bekliyor?!...
Milletimizin yüzüne bakmaya yüzleri olmayacak kişiler artık siyaset – devlet idaresi ve tüm kadrolardan al aşağı edilip el çektirilmelidir. Devlet malına (beytül mal), tüysüz yetimlerin hakkına el uzatan, şeref – haysiyet yoksunu davranışların içerisinde bulunan adı – sanı – konumu – koltuğu kim olursa olsun bir an önce o makamlardan defolup gitmelidirler. Hele hele Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN isminin arkasına saklanıp orada kendine yer – yuva edinmek isteyenler artık başka kapıya gitsinler, o isme ve yaptıklarına yakışmıyorsunuz!...
Tevfik Fikret’in şiiriyle devam edelim;
“Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ – ı halini, olanca şevk – i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini…
Yiyin efendiler yiyin, bu han – ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”
Türkülerle başlamıştık ve yine bir türkü sözüyle bitirmeye çalışalım mı;
“Şeref ekmek bulamazken şerefsiz bulur!...”
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK